Yaşam bir döngü içinde devam etmekte. Bu döngü öylesine iç içe grift bir yapı içinde ki yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı sorusunu sorduracak kadar da karmaşık. İnsanlar hayatlarını idame ettirebilmek için bir şeyler yapmak, bir yerlerde çalışmak bir şeylerle uğraşmak zorunda.
Peygamber efendimiz ki inancımız gereği kâinat onun huzuru hürmetine yaratılmış. Peygamber efendimiz bile fani olduğu bilinciyle ticaret ile uğraşmış ve şu hadisi şerifi bizlere miras bırakmıştır.
‘Rızkın onda dokuzu ticaret ve cesarettedir.’ Âlemlere müjde olarak gönderilen peygamberimiz, çölün yakıcı sarı sıcağının altında birçok zahmetlere katlanarak fiilen çalışmış ve fiilen ticaret yapmıştır.
İslamiyet; helalinden ticareti, helalinden kazanmayı, helalinden çalışmayı ve helalinden harcamayı emretmiştir. Emek sarf etmeden, alın teri dökmeden elde edilen kazancı haram saymıştır. Helalinden çalışmayı ve rızkını elde etmeyi ibadet olarak kabul etmiştir.
Kuranı’ Kerimde yeri olmayan tarikat ve cemaatler Müslümanlığın temsilcisiymişler gibi sosyal yaşamın her noktasına hâkim olmuşlar. Bu yapılar ilk başta belki halis duygularla ortaya çıkmış olabilir ancak hayatlarını idame etmeleri müritlerinden elde ettikleri kazançlarla mümkün olabilmiştir.
Müritlerin akılarını öylesine çalmışlar ki, müritler bu yapıların ayakta kalmasını sağlamak adına parmağında ki alyansları bile satıp bu yapılara bağışta bulunmuşlardır.
İlk başta ibadet için var olduklarını iddia eden tarikatlar ve cemaatler daha sonra sıcak paranın cazibesine öylesine kapıldılar ki tabiri caizse parayı kıble yaptılar. Müritlerinden elde etikleri kazançla holdingleştiler, kutsal ticaretin merkezi oldular, dünya malına tapar oldular.
Alın teri dökmeden, zahmetsiz, emeksiz ve rahmetsiz kazanç yollarını kendilerine mubah gördüler. Cemaat ve tarikatların liderleri kendilerini dokunulmaz olarak kabul ettirdiler müritlerine.
Tarikat ve cemaatler ve bunların liderleri; ticari kazançlarını fakir fukara, garip gureba, düşkün ve yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için kullanmaları gerekirken, elde ettikleri haram mal varlıklarıyla kendilerine dokunulmazlık zırhı sağladılar. Haram mal varlığıyla elde edilen dokunulmazlık yetmezmiş gibi İslamiyet’te yeri olmayan ruhban sınıfı içinde kendilerini konumlandırdılar.
Bu konumlandırma öylesine sapkın davranışların ortaya çıkmasına vesile oldu ki, bu sapkınlığı insanların ne midesi, ne de vicdanı kaldıracak cinsten olmadı.
Tarikat ve cemaat liderleri zahmetsiz ve emeksiz elde ettikleri kazançlardan öylesine şımardılar ki kendilerini devleti yönetebilecek odak noktasına konumlandırdılar. Bu tür yapıların birinci vazifesi ibadet olması gerekirken, fakir fukaraya yardım etmek olması gerekirken paralel devlet yapılandırılması içine girdiler. Bunların başında hiç kuşkusuz FETÖ terör örgütü gelmekte.
Bilindiği gibi FETÖ terör örgütü de zamanında hayırsever bir cemaat yapılanması olarak görülüyordu. Bunu da münafıkça başarabildiler. Bunların örtülü zihniyetleri bilindiği halde görmezlikten gelindi, devletin bütün imkânları önlerine kırmızı halı gibi serildi.
Dün FETÖ terör örgütünün yaptığını bugün Süleymancıların yarın Menzilcilerin ya da başka tarikat ve cemaat örgütlerinin yapmayacağını kim garanti edebilir.
Tarikat, cemaat, cemiyet ve sivil toplum örgütlerinin hepsinin amaçları içinde muhakkak bir bit yeniği var. Camilerde hayır için toplanan paraların bile amacına uygun olarak kullanıldığı yönünde şüphelerim var.
Bununla ilgili birçok yaşanmış örnekler var. İslam dini alın teriyle çalışmayı, üretmeyi, elde edilen kazançların helalinden harcamayı teşvik eder, tembelliği ve dilenciliği ise yasaklar.
Tarikat, cemaat, cemiyet ve sivil toplum örgütlerinin dilencilik rolüne maalesef camilerde talip olmuş durumdalar. Camiler, cuma günleri adeta dilenci kapısı gibi. Camilerin dilencilik rolünden sıyrılıp kurtulmaları gerekiyor.
Hele hele Diyanet Vakfına dilencilik yapılması ise camilerin ayrı bir çıkmazı. Tarikat, cemaat, cemiyet, sivil toplum örgütleri ve Diyanet Vakfı fakir fukaradan topladığı servetlerle hangi fakirin hangi derdine çare oldular?
Alın teri dökmeden, emek harcamadan elde edilen mal varlıkları kutsal ticaretin nüvesini teşkil etmekte. Kutsal ticaret artık yavaş yavaş sosyal yapı içinde sorgulanır hale geldi.
Amacı ibadet olan yapıların kutsal ticaret adı altında elde ettikleri güçle devlete rakip olacak paralel örgütlenme içine girmeleri engellenmeli. Her ne olursa olsun devlet kendini koruma refleksi içinde bu yapılara adalet mekanizması içinde demir yumruğunu indirmeyi başarabilmelidir.
ÖZER YILMAZ
Kaynak: gencgazete.net