​Hak bir inanca, doğru bir düşünceye inanmak istemeyenlere şaşmamak elde değildir çoğu zaman. Çünkü insanın fikrini değiştirmesi kolay bir şey değildir. İlk defa duyduklarına kuvvetle inanmasıyla sonradan duyduklarına inanması arasında sağlamlık bakımından fark vardır.

Öğrendiği ilklerin doğru olduğunu kabul ettikten sonra ona uygun düşenlerin de doğru, aykırı düşenlerin de yanlış olduğu inancı zamanla hem bireyin hem de toplumun genel kabulleri olur.

​Bu genel kabuller sağlam, taş bir duvar gibi aşılması zor bir engele dönüşür. Ne kadar yanlış olursa olsun, onlara uygun yaşamaktan mutlu olmasa da “yaşanabilir olması kabul edildiğinden" diğerlerine karşı ciddi bir endişeli tutum geliştirilebilir.

​Bazı fikirlerin icat edeni vardır ve bunlar o fikirlerin sahipleridir. Diğerleri ise o fikre sonradan tabi olan insanlardır. Toplum içinde yaşayan insanın, çevresi ele geçirildikten sonra farklı davrandığında onu dışarıda bırakacak eylemlere yönelmesi çok cılız kalacaktır.

​Geçen sabah okuduğum bir ayet-i kerimede hak olan İslam dinine inanmamak için kıvranan, kıvırıp duran zihniyet sahiplerinin itirazlarına şahit oldum. Kur'an-ı Kerim'de bir ayet kümesi olarak verilmiş bu cümleler bize “Yuh, o kadar da olmaz!” dedirtiyor. Birlikte başlayalım incelemeye...

​İsrâ Suresi 89: “Yemin olsun ki biz bu Kur’an’da her konuyu çeşitli üslup ve misallerle tekrar tekrar açıkladık. Ne var ki, insanların çoğu yine de inkârda ayak dirediler.”

​Bu ayet-i kerimeden anladığımız kadarıyla tek bir Allah’a iman etsinler, inkâra saplanıp kalmasınlar diye kafalarına takılan her konunun çeşitli şekillerde tekrar tekrar açıklandığı beyan ediliyor.

​Çünkü insanın aklını çeldiriciler çok. Bunların bertaraf edilmesi ve hakiki inanca sahip olunması için her konu net bir şekilde açıklanmış. Gizemlere inanmak akıl sahibi insanın savrulmasına sebep olur diye bir şeye bağlanmak anlamındaki akıl ikram edilmiş insanoğluna.

​Normal bir akıl, sebepleri belli ve mantıklı açıklamalara karşı reddedecek bir dayanağı yoksa kabul eder. İnsanların çoğunun yine de ayak diremesi “toplumsal baskı veya yönlendirmeyle” ilgilidir diye düşünüyorum.

​Kendilerine körü körüne tabi olanların inkârı terk etmesinler ve tevhidi kabullenmesinler diye kendilerini Tanrı yerine koyanlar, ruhu inkâr kokan cümleler kurmuşlar tarih boyunca. Belki o gün söylenmiş; belki de geçmiş tarihlerde inkârcıların söylemiş olduğu sözler bu ayetlerde birleştirilmiş ve aklımızın gözleri önüne serilmiş...

Hatta inkâr edenlerin sözleri o kadar birbirine yakın, o kadar benzer ki “Sanki bir önceki nesilden ezberleyegelmişler” mealindeki bir ayet-i kerimeyi hatırlıyorum.

​90: Kâfirler şöyle dediler: “Bize şu kupkuru yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyiz.”

İnkâr edenlerin ilk istekleri yaşadıkları coğrafya ile ilgili... Sanki inandıkları zaman hayatlarının kolaylaşmasını bekliyorlar. Kupkuru çöllerde yerden bir pınar fışkırtmasını talep etmek, yeni inancın bir bedeliymiş gibi zikrediyorlar.

​Buna “teslimiyet barındıran bir iman değil de pazarlıklı iman” diyebiliriz. İnkârcılar, inanç karşısında tam bir tüccar tavrı takınmışlardır.

İnancı bir meta haline getirmişler; şunu alalım, bunu verelim havasında konuşuyorlar. İlla ki kupkuru yerden bir akarsuyun çıkması ile iman edeceklerine kanaat getiriyorlarsa işte zemzem kuyusu yanı başlarında, dünyada eşi benzeri görülmeyen bir ırmak olarak akıp durmakta. Kısacası sözlerinde samimi değiller.

​Eğer bu talep kapısı da açılırsa sürekli imanlarını başa kakacak ve devamlı dünyalık beklentileri olacaktır. Bu da teslimiyet dini İslam’ın peygamberini zor duruma düşürecektir diye düşünüyorum.

​91: “Veya inanmamız için senin hurma bahçelerin ve üzüm bağların olmalı, bunlar arasından gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.”

​Bu ayet-i kerimede bir peygamberin getirdiklerinin doğru ve hak olduğunun göstergesi, onun zengin olması gerektiği inancı vurgulanmış. Hurma bahçeleri ve üzüm bağları... Bugün de hâlâ geçerli bir mantık. Zenginlik, ona atadan miras kalmamışsa hem başarısının göstergesi hem de tuttuğu yolun doğruluğu hakkında ipucu verir düşüncesi "inancı pazarlayanlara" mantıklı gelir.

​92: “Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmelisin. Ya da Allah ve meleklerini karşımıza getirmelisin, onlar da senin doğruluğuna şâhitlik etmelidir.”

​Şimdi inkârcılar bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve yapamayacağına inanarak peygamberden gökyüzünü parça parça üzerlerine düşürmesini talep ederler. İmkânsızı isterken kendilerindeki imkânsızlığı da gözler önüne seriyor; "Biz asla iman etmeyiz." demek istiyor gibiler. Bu konuda geçmiş kültürler içinde gökyüzünden bir azap mı yağmıştı ki böyle bir şey dilemişlerdi?

​Başka bir talep olarak da Allah'ı ve melekleri görmek istemeleri... Pozitivizm fikrinin o günlerde de bu şekilde gözler önüne serildiğini fark etmemek için kör olmak lazım. Rablerini görmedikleri hâlde iman eden insanların ne kadar büyük bir iş yaptıklarını bu ayet-i kerimenin zıddından anlıyoruz.

​Ama istekler bitmiyor... Dedik ya, niyetleri inanmak değil; ileri sürdükleri mazeretler sadece Hz. Peygamber'i üzmek ve onu küçük düşürmek niyetiyle söyleniyor. Bu ayet kümesinin sonunda şunu da söylüyorlar:

​93: “Yahut da altından yapılmış bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın; fakat bize okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe senin göğe çıktığına da inanmayız ha!” Rasûlüm! De ki: “Ey bütün noksan sıfatlardan pak ve uzak olan Rabbim! Bunlar ne biçim sözler! Ben nihâyet peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka neyim ki?”

​Geniş bir hurmalığın içinde altından yapılmış bir evin olmalı... Hâlbuki cennette bunlardan daha kaliteli evlerde oturacağımız haber veriliyor; bunlar dünyanın işi değil inancımıza göre. O günler için imkansız olan şeyi yani göğe çıkmasını, oradan bir kitap indirmesini istiyorlar. Hâlbuki parça parça kitap zaten oluşuyor vahiy vesilesiyle.

Yani inanmak isteyenler için eldeki deliller zaten yeterlidir. Mazeret makinesi olan inkarcılar ve onların uşakları, kıyamete kadar sürecek Hak-batıl mücadelesindeki cephelerini koruyacaklardır. İnananlara duyurulur.

AHMET TAŞTAN