Gecenin yarısında yola çıktığımız İstanbul gezisine Eyüp Sultan'da başladık; o mübarek zattan izin alırcasına... En güzel hafızların okuduğu Kur'an tilaveti ve salavatlar cami kubbesinde çınlarken gönlümüzde de yankılandı. Namaz sonrası Allah'a açılan ellerle hem Eyüp Sultan'a hem de kendimize dualar edildi.
Sıcak çorbayı kaşık kaşık yudumlarken karşımızda Eyüp Sultan Camii tüm ihtişamıyla ayaktaydı. Sonra Yahya Kemal'in "Biz ölüleriyle yaşayan bir milletiz." sözü eşliğinde Eyüp Sultan Mezarlığı'nı gezdik. Onların hayatlarını bilince sanki hemen ötemizdeymiş gibi hissettik. Esat Coşan Hoca'nın kabrini, sonra Necip Fazıl Kısakürek'in kabrini ziyaret çabasının yanında diğerleri hakkında da birer ikişer cümlelik bilgiler derledik.
Pierre Loti Tepesi'nden bir kartal gibi süzüldük teleferiğin içinde. Hayat da böyle miydi acaba; çıkışları zor, inişleri kolay bir yolculuk...
Kaybolan bir telefonun peşinden koşturduğumuz vakitleri üzüntüyle anacakken, ikindiden sonra onu bulmanın sevincini ve rahatlığını hatırlamamız daha güzel.
Eyüp Sultan Camii'ni ardımızda bırakarak Osmanlı'nın ilk büyük medresesi olan Sahn-ı Seman Medresesi'ni ve yanı başında dikilen muhteşem Fatih Camii'ni görmeye gidiyoruz. Bu ihtişamın karşısında ruhumuza dolan atalarımızın kuvveti ve kudreti, bizi geleceğe daha kuvvetli bağlıyor olmalı.
Lakin avludaki kırmızıya boyanmış dört parke hakkında daha çok konuşuyoruz. Burası yakın geçmişte şehit edilen Metin Yüksel'in toprağa düşdüğü yer. İslam için mücadele etmiş, hakkında marşlar ve ezgiler yazılmış bir yiğit.
Fatih Camii'nin avlusunda ağır bankları bir araya toplayarak elimizdeki poğaçalar ve çay eşliğinde boğaz harbine girişiyoruz.
Ardımızda hiçbir düzensizlik ve çöp bırakmadan İstanbul'un su kemerlerinin önüne doğru yürüyoruz. Fatih'in türbesini görüp de bir Fatiha okumadan geçişimiz içimizi acıtıyor.
Çay ocaklarının önüne oturmuş adamların yanından geçerek surların paralelinde ana caddeye doğru ilerliyoruz.
Minibüsün gelmesini beklerken aşağı doğru, yani denize doğru adımlıyoruz İstanbul'u. Şu koskoca dünyanın başkenti olacak şehirde "İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı" şiirini okumadan geziyorum ya, hakikaten doğru yapıyorum. Çünkü gözümü dört açmış; insandan, tabiattan, mimariden yana ufacık bir şey kaçırmak istemeyerek her tarafa dikkatlice bakıyorum.
Minibüsümüz geliyor ve adeta hızlıca doluşuyoruz; önümüzde bekleyen ve bizi bekletecek olan trafiğin yoğunluğunu bilmeden... Fakat sol taraftaki Fener Rum Patrikhanesini göstererek "İşte bu, II. Abdülhamid'in bir gecede inşa ettiği prefabrik mabed." denilince başımızı o yöne çeviriyoruz. Bu sefer bütün tarihi binaları ya da mekânlar birkaç kelime ile aklımızda kalsın istiyoruz.
İstikamet, Gülhane Parkı'nda Ceviz Ağacı şarkısının yazıldığı mekân... Fakat yollar kapalı. Uzak bir mesafede araçtan inip yerdeki rayları takip edersek Gülhane Parkı'na varacağız. "İstanbul'u geziyorum gözlerim açık" denilecek pozisyondayım. Binbir çeşit insan, binbir çeşit renk, binbir çeşit kıyafet akıyor bir nehir gibi aşağıya ve yukarıya... Dar kaldırımlardan geçiyoruz; bazen çarpışıyoruz, bazen onlar bize, bazen biz onlara yol veriyoruz ama durmadan ilerliyoruz.
Ufak bir dehlizden girer gibi alçak bir kapıdan geniş bahçeli bir cennet ortamına düşüyoruz. Dev gibi ağaçlar gölge yaparken yerdeki yeşillikler, çiçekler ve dahi şekillendirilmiş ağaçlar gönlümüzü hoş ediyor.
Sonra bir servi ağacının yanında duruyoruz.
Bir şiir düşüyor dilimize:
"Tarihin gözleri var surlarda delik delik,
Servi endamlı servi, ahirete perdelik..."
"Biliyorsunuz," diyor bir ses, "servi ağacı şeklen elif'e benzer. Elif de Arapçada bir harfidir. Bu 'bir' ise Allah'ın vahdaniyetini anlatır. Biz buna remiz diyoruz. Hani bugünlerde rumuz diyorlar ya, işte öyle... Yani bir sembol. Daha çok mezarlıklara dikilir ve ayak ucundaki mezar taşlarına servi ağacı resmi yapılır. Yani 'Buradan ötesi ahiret yurdu' demek ister."
Hakikaten mezarlıklar ahirete bir perde olmuş. Çünkü çeksek perdeyi, karşımızda bütün dehşetiyle bir ahiret manzarası zuhur edecek.
İlerliyoruz patika gibi bir yoldan. Sol tarafımızda, mazinin ilmini ve tekniğini saklayan devasa bir bina: Türk ve İslam Eserleri Müzesi yazıyor.
Kulağımıza gelen ses: "Bunu şu ileride kabrini gördüğünüz Fuat Sezgin Hoca yaptı." Sonra Fuat Sezgin Hoca'nın kısa bir tercüme-i hâli doluyor kulaklarımıza. Yaptığı eseri, yani İslam âlimlerinin bilim ve teknik konusunda geliştirmiş olduğu her türlü alet ve edevatın kopyasını görebileceğimiz müzeye giriyoruz. Anlamıyoruz, o yüzden anlamlandıramıyoruz fakat izleyeceğimiz videodan neler yapılmış olduğunu daha iyi kavrayacağız. Bu eski aletlerin günümüze yansımasının nasıl olduğunu şu anda bu modern dünyada gözümüzle görüyoruz.
Yollar altımızda durmadan akıp gidiyor. Biraz yokuş çıkarak karşımızda Sultanahmet Camii'ni altı minaresiyle beraber izlerken, "İşte şu sol taraftaki de Ayasofya!" denilince dikkatimizi koparıyoruz ileriye bakmaktan. Başımızı biraz daha yukarı kaldırarak bu ihtişamı seyrediyoruz. Sağ tarafta ileride kuyruk olmuş insanlar "Ne bekliyorlar?" diye düşünürken orada sarnıç olduğunu öğreniyoruz. Yerebatan Sarnıcı ne işe yarıyor? İleride gördüğümüz su kemerlerinden gelen sular, sarnıç denen koca depoya indiriliyor ve Bizans zamanında şehrin su ihtiyacı buradan karşılanıyormuş.
Öğle namazını eda etme imkânımız olacak fethin sembolü, yıllarca Müslümana hasret kalmış, secdeye hasret kalmış bu ulu mabette. Kontrolden geçiyoruz, kesici veya delici bir alet çıkmıyor üzerimizden. İnsanların çeşitliliği dikkatimizi çekerken Müslümanların ibadet ile huzura kavuştuğu o hâli hissediyoruz.
Tadilatta olan caminin içinde çelikten yapılmış dört direk ve ön tarafa gerilmiş koca bir brandayla küçültülmüş camide gönlümüzü Rabbimize açıyoruz.
Sonra sayımız artıyor ve gençler olarak hep birlikte Sultanahmet'i gezmeye gidiyoruz. Caminin bir kısmının tadilatta olması ve ziyaretçilerin çokluğu sebebiyle içeri giremeden geri dönüyoruz. Niçin bu kadar cami geziyoruz? Gezecek başka mekân mı yok? Bu ihtişam karşısında kendimizi umursamaz bir pozisyona düşürmek istemiyoruz ama biraz da hayatın gerçeklerinin dışında kalmış gibi duruyor bu ulu mabetler.
Halbuki başımızı ufka çevirdiğimizde, İstanbul'un belli kesimlerinde modern dünyanın işaret parmağı gibi gökdelen binalarını görüyoruz. Onların olması bu deprem zemininde bizi şaşırtmıyor da 500 yıldır ayakta olan caminin ihtişamı bizi cezbediyor.
Bugün sanki İstanbul sokaklarında insan seli, coşkulu bir şekilde başını taştan taşa vurup gezen bir ırmağa benziyor.
Ayasofya ve Sultanahmet'ten sonra İstanbul'un maalesef içkili sokakları arasından geçip sahile vuruyoruz kendimizi. Denize giren insanların yanında rızkını kazanmak için satış yapanlar da var. Karşıda kocaman bir gemi... Kim bilir hangi milletten kaç çeşit insanı getirdi bu topraklara. Karşımızda minareler, camiler; hemen yakınımızda Topkapı Sarayı ve onun bazı kuleleri... Televizyon dizilerinde görüp de "Keşke şurada biz de yürüsek!" dediğimiz sahilde, rüzgârın savurduğu saçlarımızın gölgesinde birkaç fotoğraf çektiriyoruz.
Tekrar doluşuyoruz minibüse, istikamet Ortaköy. Kaç caminin yanından, kaç tarihi eserin civarından akıp gidiyor araçlar... Yıldız Sarayı tabelasını görünce içimiz hopluyor ama vakit yok, gezilecek yer çok. Ortaköy'e gidiyoruz. Sanatın taşla buluştuğu o muhteşem caminin kıyısından izliyoruz yukarıdaki köprüyü ve ona asılmış gibi duran altı minareli Çamlıca Camii'ni. İstanbul'un neresine gitsek başımızı o tarafa çevirdiğimizde gördüğümüz o muhteşem cami... Sanki padişahlardan boş bırakılmış da zamanı gelince devrin imanlı bir devlet adamı vesilesiyle inşa edilsin diye... "Bizden sonra bir padişah gelecekse o da buraya bir cami inşa eder." düşüncesiyle şekillenmiş beyaz bir inci, güneş ışığı altında...
İkindi ezanı okunuyor. Alışverişe koşturan insanların yanında, caminin mimarisine hayran olan ve apaydınlık bir iç mekânda eda edilen namazın huzuru daha büyük.
Meydanın kıyılarındaki banklara oturmuş ellerindeki aparatiflerle doymaya çalışan insanlar ve deniz kıyısında fotoğraf çekilenler bu mekânın en önemli misafirleri. Ha, bir de kulağımıza dolan yat seferleri... Yürüyoruz yine o yüksekte asılı duran köprünün ayağına doğru. Trafik sıkışık, yollar kalabalık... Biz seri bir şekilde doluşuyoruz minibüse. Şimdi istikamet Üsküdar.
Minibüste kulağımıza gelen ses: "Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur..."
Mekân ve zamanla uyumlu bu şarkı bizi biraz şaşırtsa da hoşumuza gidiyor.
Üsküdar... Oraya girmek için de büyük bir Allah dostundan izin alırcasına kabrini ziyaret ediyoruz. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri'nin camisi ve türbesi kalabalık. Onun duasıyla ziyaret ediyor ve oradan tekrar geldiğimiz istikamete geri dönüyoruz.
Hava kararmak üzere ve akşam ezanı için müezzinin eli kulaklarında. Üsküdar, gördüğümüz en kalabalık mekân. Bir tarafta Valide Sultan Camii, karşımızda Mihrimah Sultan Camii... Aradaki yoldan sola dönünce az ileride Kız Kulesi'ni göreceğiz ama ilahi nida bizi çağırıyor. Yine sararmış ağaç yaprakları gibi dökülüyoruz arabadan ve namaza yetişiyoruz. İnsan seli içinde insanın gönlünü koruyacak bu mekânda, yani çevresi kütüphaneyle çevrilmiş, ortasına kuş konmaz denilen bu camide akşam namazını eda ediyoruz. Bekleşiyoruz biraz; sonra uzun bir yola çıkacak ve İstanbul'a veda edeceğiz. İstanbul kandillerini yakmış, göz alan bir ışıldamayla karşımızda duruyor. Gökyüzünde martılar çığlık çığlığa uçuyor; gemiler gözleri parıldayan birer balık gibi denizin ortasında sağa sola geçişiyor.
Ama sahil... Sahilde insan zibil gibi kalabalık! Uzaktan bakanlar için "taş atsan yere düşmeyecek" kadar kalabalık. Denizin kıyısında demir korumalıklar üzerinde balık avlayan oltalar... Herkes nasibini bekliyor. İğneye takılan balıkların çekildiği ve bekleyenlerin memnuniyetinin yüzlerine yansıyacağı o anı karanlık sebebiyle göremiyoruz ama hissediyoruz.
Toplandık, dağılmışlığımız bitti. Yolumuz uzun... Kimsenin kimseyi tanımadığı bu kalabalıkta insanların kendini özgür hissedip tüm davranışlarını sergilediklerini gözlemliyoruz bu mekanda.
"İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" şiirini bir kenara bırakıp:
"Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu, İstanbul diye toprağa kondurmuşlar."
diyen tanıdığımız sesle İstanbul'dan ayrılıyoruz. Bizi yavaşlatan trafik olmasa daha erken ulaşacağız sevdiklerimizin yanına.
Dolu dolu bir gün, anlamlı bir gece şimdi hatıralarımızda... Birkaç gün onu konuşacağız, fotoğraflara bakacağız. Ama 15 Temmuz'da ülkemizi bir kez daha dağılmaktan kurtaran şehitleri asla unutmayacağız. Belki de İstanbul'a ne zaman gelsek Hafıza 15 Temmuz Müzesi'ni hüzünlenerek bir kez daha gezeceğiz.
AHMET TAŞTAN