İoanna Kuçuradi’nin Ardından: Değer, Vicdan, Adalet ve İnsan Hakları
Bazı insanlar bir mesleği icra eder, bazıları ise bir düşünceyi ve insanlık idealini yaşatır.
Onların ardından yalnızca kitaplar, dersler ve kurumlar kalmaz; dünyaya bakma biçimimiz değişir.
Daha önce sıradan gördüğümüz bazı şeyleri yeniden sorgulamaya başlarız.
Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin ardından bize kalan en değerli miraslardan biri de budur: İnsana bakmayı yeniden öğrenmek.
Kuçuradi, 2 Ekim 2026’da İstanbul’da hayatını kaybetti.
Felsefe, etik ve insan hakları alanlarında Türkiye’nin sınırlarını aşan bir düşünce dünyası kurdu; Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünün kuruluşunda öncü rol üstlendi,
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanlığı yaptı, Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu’na başkanlık etti. Fakat onu makamları, unvanları ve akademik başarılarıyla anlatmak, asıl mirasını anlatmaya yetmez.
Çünkü Kuçuradi’nin temel meselesi yalnızca felsefe yapmak değildi. Onun temel meselesi insandı.
Daha doğrusu, insanın insan olarak nasıl görüleceği, değerlendirileceği ve korunacağıydı.
Bugün insan hakkında çok konuşuyoruz.
İnsan haklarından, özgürlükten, adaletten, eşitlikten, vicdandan söz ediyoruz. Fakat insanı gerçekten görüp görmediğimiz ayrı bir mesele.
Çünkü insanı çoğu zaman bir kimliğe, bir siyasi görüşe, bir dine, bir mezhebe, bir etnik aidiyete, bir seçmen kitlesine, bir ekonomik sınıfa veya bir sosyal medya grubuna indirgemekten kendimizi alamıyoruz.
İnsan, kendi başına bir değer olmaktan çıkarılıp bir kategoriye dönüştüğünde ise ilk kaybolan şey onun insanlığıdır.
Kuçuradi’nin felsefesi tam da burada önem kazanıyor. İnsan, farklılığından önce insandır
İnsanlar birbirinden farklıdır. Farklı düşünür, farklı inanır, farklı yaşar. Farklı kültürlerden, ailelerden ve tarihsel tecrübelerden gelirler. Fakat farklılık, üstünlük gerekçesi değildir.
Bir insanın bizim gibi düşünmemesi, onun haklarının daha az değerli olduğu anlamına gelmez.
Bizim inancımızdan farklı bir inanca sahip olması, onun insanlık değerini azaltmaz.
Bizim siyasi görüşümüzü paylaşmaması, onu daha az insan yapmaz.
Tam tersine, insan haklarının gerçek sınavı tam burada başlar:
Kendimize benzeyenin hakkını savunmak kolaydır. Peki ya bize hiç benzemeyenin hakkını savunabilecek miyiz?
Bu soru, Kuçuradi’nin düşüncesini bugünün dünyasına taşıyan en önemli sorulardan biridir.
Çünkü insan hakları, bize lütfedilmiş ayrıcalıklar değildir. İnsan hakları, insanın değerinin korunmasıyla ilgilidir.
Bu nedenle insan hakları yalnızca hukuk metinlerinde yazılı maddeler değildir.
Hukuk elbette vazgeçilmezdir; fakat hukukun arkasında daha temel bir düşünce vardır:
İnsanı neden korumalıyız?
Bu soruya cevap veremeyen bir toplum, en güzel hukuk metinlerine sahip olsa bile insan haklarını gerektiği gibi koruyamaz.
Adalet herkese aynı şeyi vermek değildir
Kuçuradi’nin düşüncesinde adalet, yalnızca eşitlik kavramıyla açıklanabilecek basit bir mesele değildir.
Çünkü adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir. İnsanları birbirinin kopyası haline getirmek de değildir.
Adalet, somut durumda kimin neye hakkı olduğunu görebilme ve hakkı olana hakkını verebilme yeteneğidir.Bu nedenle eşitlik ile adaleti birbirinin yerine koymamak gerekir.
Bazen herkese aynı şeyi yapmak adil olmayabilir. Önemli olan, insanın değerini ve hakkını zedelemeyecek biçimde doğru değerlendirme yapabilmektir.
Burada Kuçuradi’nin üzerinde önemle durduğu “değerlendirme” kavramı devreye girer.
Bir insanı değerlendirmek, onu sevip sevmediğimize göre karar vermek değildir.
“Benim gibi düşünüyor mu?”
“Benim grubumdan mı?”
“Bana faydası var mı?”
“Benim çıkarlarıma hizmet ediyor mu?”
sorularının cevapları da gerçek bir değer değerlendirmesi değildir.
Asıl mesele, insanı ve yaşanan durumu değer bakımından doğru görebilmektir.
Bugün belki de en büyük sorunlarımızdan biri tam olarak budur.
Bir haksızlığı çıkar adına meşrulaştırabiliyoruz.
Bir ayrımcılığı farklılık olarak sunabiliyoruz.
Bir baskıyı düzen adına savunabiliyoruz.
Bir insanın hakkının elinden alınmasını zorunluluk diyerek normalleştirebiliyoruz.
Bazen de bize dokunmayan bir acıyı, hiç yaşanmamış gibi görmezden gelebiliyoruz.
Oysa acının sahibinin kim olduğu, acının kendisini değiştirmez.
Vicdanın da bilgiye ihtiyacı var
Burada vicdan kavramını da yeniden düşünmek gerekiyor.
Vicdanı yalnızca içimizden gelen bir ses olarak kabul edersek, onu kendi duygularımızın ve çıkarlarımızın tutsağı haline getirebiliriz.
İnsan bazen yanlış yaptığı halde vicdanını rahatlatabilir.
Çünkü insan, kendi grubunu merkeze aldığında vicdanını bile grup çıkarlarının hizmetine sokabilir.
Bu nedenle vicdanın yanına bilgi, değerlendirme ve sorumluluk koymak gerekir.
Gördüğümüz şeyi doğru görmek...
Yaşananı doğru değerlendirmek...
İnsanın hakkını kendi çıkarımızdan bağımsız olarak görebilmek...
Ve gördüğümüz haksızlık karşısında yalnızca üzülmekle yetinmemek...
Çünkü sorumluluk, insanın başkasının hayatındaki payını fark ettiği yerde başlar.
Bir çocuğun eğitim hakkı bizim elimizden alınmış olmayabilir. Fakat o çocuğun eğitim hakkının korunmasından sorumlu olabiliriz.
Bir insanın özgürlüğü bizim özgürlüğümüz olmayabilir. Fakat onun özgürlüğünün yok edilmesi, özgürlüğün kendisinin değersizleştirilmesi anlamına gelebilir.
Bir insanın acısı bizim acımız olmayabilir. Fakat onun acısını görmezden gelmek, insan olmanın ortak zeminini aşındırabilir.
İşte bu nedenle başkasının hakkını korumak, aslında kendi insanlığımızı korumaktır.
Bugün Kuçuradi’ye neden ihtiyacımız var?
Kuçuradi’nin düşüncesini yalnızca akademik bir felsefe tarihi konusu olarak görmek, onun asıl mesajını kaçırmak olur.
Çünkü bugün dünyamızın temel problemlerinden biri bilgi eksikliğinden çok, insanı doğru değerlendirme eksikliğidir.
Aynı insan, bizim tarafımızdaysa başka; karşımızdaysa başka değerlendiriliyor.
Aynı söz, bizim grubumuzdan geldiğinde “eleştiri”, karşı taraftan geldiğinde “hakaret” sayılabiliyor.
Aynı acıyı bir yerde gördüğümüzde insanlık dramı olarak nitelendirirken, başka bir yerde gördüğümüzde siyasi bir ayrıntıya dönüştürebiliyoruz.
İnsanları önce kimlikleriyle görüyor, sonra insanlıklarını hatırlıyoruz.
Oysa Kuçuradi’nin düşüncesi bize tersini söylüyor:
Önce insanı gör.
Sonra onun kimliğini, düşüncesini, inancını, kültürünü, aidiyetini değerlendir.
Çünkü insanın sahip olduğu kimlikler onun insanlık değerinin yerine geçemez.
Felsefenin hayatımızdaki gerçek anlamı da burada ortaya çıkar.
Felsefe dünyadan kaçmak değildir.
Felsefe, dünyaya daha doğru bakabilme imkânıdır.
İnsan hakları başkasının hakkı değildir
İnsan haklarını yalnızca devletlerden, mahkemelerden, anayasalardan ve uluslararası sözleşmelerden bekleyemeyiz.
Elbette hukuk vazgeçilmezdir.
Fakat hukukun yaşayabilmesi için toplumun da bir insanlık bilincine ihtiyacı vardır.
Çünkü insanı koruyacak kurumları kurmadan önce, neden insanı korumamız gerektiğini bilmek zorundayız.
Aksi halde en güzel hukuk metinlerini yazabilir, en yüce kavramları kullanabilir ve aynı zamanda insanları incitmeye devam edebiliriz.
Bir çocuğu dışlayabiliriz.
Bir yaşlıyı görünmez kılabiliriz.
Bir yoksulu yalnızca “yoksul” olarak görebiliriz.
Bir göçmeni yalnızca “göçmen” olarak tanımlayabiliriz.
Farklı düşünen bir insanı düşmanlaştırabiliriz.
Ve bütün bunları yaparken kendimizi hâlâ “iyi insanlar” olarak görebiliriz.
İşte Kuçuradi’nin felsefesi tam burada karşımıza bir ayna koyuyor.
Bize başkalarını değil, önce kendi bakışımızı sorgulatıyor.
İnsanı yeniden görmek
İoanna Kuçuradi’nin ardından bize kalan yalnızca bir felsefe mirası değildir.
O, aynı zamanda bir insanlık ölçüsü bıraktı.
İnsanı kalabalığın içinde kaybetmeyen...
Farklılığı düşmanlığa dönüştürmeyen...
Eşitliği adaletin yerine koymayan...
Özgürlüğü sorumsuzlukla karıştırmayan...
Hakkı çıkarla özdeşleştirmeyen...
Vicdanı bilgi ve sorumlulukla buluşturan bir düşünme biçimi...
Belki de bugün dünyamızın en büyük ihtiyacı yeni sloganlardan önce yeni bir görme biçimidir.
İnsanı yeniden görmek...
Onun yüzünü, hakkını, özgürlüğünü, kırılganlığını ve değerini aynı anda görebilmek...
Ve bütün bunların karşısında kendi sorumluluğumuzu fark edebilmek.
Kuçuradi’nin ardından kendimize sormamız gereken belki de en zor soru şudur:
Kendimize benzeyeni değil, kendimize benzemeyeni de insan olarak görebiliyor muyuz?
Çünkü insan haklarının gerçek sınavı, bizim gibi olanı koruduğumuz yerde değil; bize hiç benzemeyenin hakkını da kendi hakkımız kadar değerli gördüğümüz yerde başlar.
Belki de insan olmanın en zor, ama en değerli biçimi budur:
Bir başkasının hakkını, bize hiçbir çıkar sağlamadığı halde savunabilmek.
Adalet burada başlar.
Etik burada başlar.
Sorumluluk burada başlar.
Ve insan, belki de tam burada yeniden görülür.
Sîyâmettin Şentürk
Sosyolog