KAMUSAL DİNDARLIK İLE AHLÂKÎ VAROLUŞ ARASINDAKİ YARILMA: İSLÂMÎ SÖYLEMDE İKTİDAR MERKEZCİLİĞİN YAPISAL ELEŞTİRİSİ
Modernleşme ve sekülerleşme süreçleri karşısında geleneksel yapılar çoğu zaman kendini korumak için bazı refleksler geliştirir. Ama bu refleksler, çoğu zaman öz ile biçim arasındaki dengeyi bozar. Sonuçta dinin ruhu ile dış görünüşü arasında bir kopuş ortaya çıkar.
Türkiye’deki muhafazakâr-İslâmî düşünce ve siyasal pratiklere bakıldığında, dinin daha çok yüce ve ahlâkî yönü bir kenara bırakılarak, daha çok düzenli bir ibadet sistemine ve kamusal ritüellere indirgenmeye başladığı görülür.
Metinde de söylendiği gibi, dinin temelini oluşturan ahlâkî değerleri hayata taşımak fikri, zamanla yerini devlet gücünü ele geçirme ve onu koruma hedefi olan bir iktidar anlayışına bırakmıştır. Bu da dinin evrensel ahlâk mesajını zayıflatıp onu sadece bir kimlik ve siyasal araç haline getirme riskini doğurur.
Dinin ahlâktan kopması, aslında bir kurumun ruhunu kaybedip sadece şekilsel bir yapıya dönüşmesi gibidir. Topluma canlı bir ahlâk kazandırmak yerine, insanları yukarıdan aşağıya işleyen bir ibadet düzenine bağlamak, Max Weber’in ifadesiyle bir tür aşırı rasyonelleşme ve şekilciliktir.
Bu durumda din, insanın iç dünyasını ve toplumsal adaleti dönüştüren güçlü bir inanç olmaktan çıkar; sadece kuralların tekrarlandığı ve toplumsal düzeni kontrol eden bir sistem haline gelir.
Cemil Meriç, modern düşünceyi eleştirirken şu sert uyarıyı yapar:
Kelimeler nankör, kelimeler hain... Hakikati feda ediyoruz kalıplara. İdeolojiler, idraklerimize giydirilen deli gömlekleridir.
Bu bakış açısını din sosyolojisine uyarladığımızda şunu söylemek mümkün olur: ahlâktan kopmuş, siyasi kalıplara sıkışmış bir dindarlık anlayışı da insanın zihnine giydirilmiş bir deli gömleği gibi çalışabilir. Dinî pratiklerin sadece şekle indirgenmesi, gerçeği örten ve hakikatin görülmesini zorlaştıran bir perde oluşturur.
20.nci yüzyılın ikinci yarısından sonra güçlenen İslamcılık düşünceleri, toplumun değişimini daha çok devleti ele geçirerek yukarıdan aşağıya bir dönüşüm fikri üzerine kurmuştur. Ama bu yaklaşım çoğu zaman iktidarın dönüştürücü olduğu kadar bozucu gücünü göz ardı etmiştir.
Çünkü siyasal iktidar doğası gereği güç merkezlidir, hesapçıdır ve araçsaldır. Buna karşılık dinin ahlâkî iddiası daha çok adalet, merhamet ve ilkeye dayanır. Bu iki yapı bir araya geldiğinde ciddi bir gerilim ortaya çıkar.
Eğer amaç, ahlâkî değerlerin toplumun her alanında—ticarette, hukukta, gündelik hayatta—içselleştirilmesi olsaydı, yani süreç aşağıdan yukarıya doğru ilerleseydi, insanlığa daha farklı bir model sunmak mümkün olabilirdi. Ama ahlâkın olmadığı bir iktidar mücadelesi, sonunda karşı çıktığı yapılara benzemeye başlar.
Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı adlı eserinde bu durumu şöyle eleştirir:
İbadetlerin ruhu ahlâktır. Ahlâktan yoksun bir dindarlık, nefsin ibadet vasıtasıyla tatmin edilmesinden başka bir şey değildir. Müslüman, adaleti ve merhameti iktidar sahibi olmadan önce de sonra da hayatının merkezine koymakla mükelleftir. Koltuk sevdasıyla ahlâkı feda edenler, dinin özünü imha etmişlerdir.
Topçu’nun da dediği gibi, ahlâkla beslenmeyen bir dinî görünürlük, sadece dıştan bakıldığında dindar görünen ama içi boş bir yapı üretir. Bu da toplumsal çürümeyi engellemez.
Sonuç olarak, İslâm’ın tarih içinde zaman zaman bir iktidar ve egemenlik dili haline gelmesi, onun evrensel, adil ve barışçıl ahlâk mesajını geri plana itmiştir. Kamusal alanda artan ibadet görünürlüğü, eğer bireyin vicdanına ve toplumsal adalete yansımıyorsa, bu durum uzun vadede ciddi bir çözülmeye yol açar.
Bugün insanlığın ihtiyacı olan şey; dinin sadece dış biçimini korumak değil, onun özünü oluşturan ahlâkı hayata taşımaktır. Ancak böyle olursa, gücü değil adaleti önceleyen, gösterişi değil doğruluğu esas alan daha sahici ve özlenen bir toplumsal düzen kurulabilir.
Siyamettin Şentürk