Babanız arabayı tamirciye götürüp gösterse usta da "Bu arabanın motorunun inmesi lazım" deyiverse, babanızın içi "cız" eder. "Eyvah, masraf büyük mü?" korkusu yüreğini sarıverir. Çünkü arabanın kalbi olan motor bozuksa, onun tamirinden gayrı yapılabilecek başka bir şey yoktur.
Bu cümleleri duyan genç kız, büyük bir heyecanla, "Evet, 2 ay önce bizim arabada da böyle bir durum oldu ve babam çok endişelendi" diye söze giriverdi. Her hafta sonu yapılan bu sohbetlere, dershaneden çıkıp gelen genç kız da dahil olur ve bütün konuşmaları ilgiyle dinlemeye başlardı. Bu sohbetlerde hatibin vurgusu hep insanın hatasını, kusurunu terbiye etmesi üzerine idi. Burada toplanıp hep birlikte okudukları hadis-i şeriflerle kendilerini kontrol ediyorlardı, niyetleri buydu. Hatip, dairesel bir el hareketiyle hep beraber Hz. Peygamber'in sözleri etrafında toplandıklarını anlatıyordu kendini de işin dışında bırakmadan.
Bugün konu, iyilikleri yakan ateş, yani hasetti. Hz. Peygamber, "İki insana gıpta edilir" dediğinde, Hatip; insanın içinde var olan ve bir başkasıyla ilgili duyguların iyi olana sevk edilmesi ile alakalı "gıpta" kelimesini kullanıyordu.
"Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir" diyen şair gibi, kalp ya haset edecek ya da gıpta edecektir. Bir başkasına özenen kalp kıskançlık (haset) değil de gıpta etmeyi seçerse doğru yol üzerine ilerler. Bu gıptanın da alanı yani hangi konularda olduğu belliydi Peygamber (sav) sözünde: "Ancak iki kişiye gıpta edilir bunlar, Allah'ın kendisine verdiği malı, Hak yolunda harcayan kimse ile Allah'ın kendisine verdiği (ilim ve) hikmete göre karar veren ve onu başkalarına öğreten kimsedir."
Bu haset denilen illet beden ülkesinin başkenti olan kalbi ele geçirirse birçok amelin sevabını yok edecek derecede tehlikeli bir hastalıktır. Bir kanser hücresi gibi vücuda yayılıp sağlam olan bütün organları perişan edecek bir yapıya sahipti. Hz. Peygamber diğer bir hadis-i şerifinde, soyut olan bu haset kavramını somut bir örnekle gözler önüne seriyordu: "Hasetten sakının; çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi, haset de iyi amelleri yok edip bitirir."
Şöminedeki ateşin çıkarmış olduğu hışırtı ile beraber sağlam ağaçları nasıl kor haline getirdiğini izlemişti genç kız. Büyük bir mutlulukla izlediği şömine ateşinin, şimdi bir haset/kıskançlık duygusunun misali olacağını o zamanlar düşünmemişti. Her zaman büyük bir keyif sunabileceğini zannettiği o manzaranın, bugün kötü bir duygunun akdedilmesine vesile olacak bir manzaraya dönüşeceğini bilememişti.
Şimdi o görüntüler hasedin ne kadar tehlikeli olduğunu rahatça kavramasına vesile oluyordu. Çevresindeki kıskanç insanların başkalarına nasıl zarar verdiğini, bunun yanında kendi güzel amellerinin sevabını yok ettiğini hissediyordu.
Hasedin ne kadar tehlikeli bir duygu olduğunu anlatan hadis-i şerif, zihninin ortasında beynini patlatacak kadar tehlike çanları çaldırıyordu. Hz. Peygamber (sav), "Bir insanın kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz" buyruğuyla işin ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu.
Bu büyük ve sinsi tehlikenin yanında Hz. Peygamber, yine bizi kurtaracak bir yöntemi öğretiyordu diğer hadis-i şerifte. Nasıl sevmeyelim onu? Nasıl güvenmeyelim onun sözüne?
Bize her zaman yol gösteren, bizim için katlanmadığı eziyet kalmayan sevgili Peygamberimiz; kalbimizi sıkan, perişan eden ve amellerimizi boşa çıkaran bu duygu karşısında bize yol veriyor, çözüm öğretiyordu:
"Şayet biriniz mali imkanlar bakımından ve bedenen kendisinden daha iyi bir durumda olanlara imrenip bakacak olursa, bir de bu yönlerden kendisinden daha kötü durumda olanlara baksın."
Bu kadar mı basit, bu kadar mı kolay bu iş? Elbette ki değil. Ancak duygularının esiri olmamış, aklını duygularının önüne geçiren, ilimle düşünen insanların yapabileceği bir işti bu.
Kıskançlığı önleyecek bir yaklaşım biçimi, duyguları durduracak ya da yönlerini değiştirecek en güzel şey; ilimle düşünmek, aklı devreye almaktı. Duygular güçlü bir şekilde bastırılırsa nerelere savrulacağımız bilinmezdi. Tabii ki duyguların, hissiyatımız içinde büyük bir yeri vardı; kuru bir takım davranışlar, kuru bilgi ile yapılan ameller insanı sıkar ama o amellerden ortaya çıkan duygusallık, mutluluk ve sevinç, insanın hayattan haz almasını sağlardı. Fakat bu her zaman doğru ve faydalı olmayabilirdi. İşte ilim, bize bu kapıyı aralayan muazzam bir imkandı. Boşuna dememiş atalarımız: "Beşikten mezara kadar ilim tahsil edin" diye.
Başka bir yöntem var mıydı hasedi/kıskançlığı kaldıracak, hasedi yıkacak, kalplerdeki tesirini azaltacak?
Elbette..."Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah" diyerek ona iman eden Müslümanlar, onun sevgisi ile gönlünü dolduranlar, onun sözleri ile yolunu bulanlar bir kez daha kulak veriyorlardı:
"Birbirinize kin beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin ey Allah'ın kulları! Kardeş olun."
Bir komutanın askerine verdiği emir gibi emirler verilmişti artık. Anlamıyorsan bu çok açıktı: Kin beslemek yok, haset yok, sırt çevirmek yok; bunların yerine kardeş olmak vardı. Hz. Peygamber sadece bireyleri eğitmiyor, eğitilmiş bu bireylerden yepyeni bir toplum inşa ediyordu. Biz de onun yetiştirdiği bu topluma dahil olmak istiyorduk. Kendimizi onun sözlerine açıyor, ona güveniyor, bizi iyilikten başka hiçbir yola sevk etmeyecek Peygamber Efendimizin sözlerine hayatımızda değer veriyorduk.
Genç kız bunları dinledikten sonra, akıl defterinden bir olay gözlerinin önünden akıp geçti: Yine kutlu belde Medine, yine mübarek insan Hz. Peygamber ve çevresindeki sahabeler... Meclis kurulmuş, sevgi ve muhabbetle akıp giden konuşma bir ara durmuş ve "Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor" demişti Peygamberimiz. Sahabeler, Ensar'dan bir zatın geldiğini görmüşlerdi; sakalından, aldığı abdest suyu damlıyor, terliklerini de eline almış bir sahabeydi bu. Farklı zamanlarda üç defa tekrarlanan bu olay karşısında, öğrenme meraklısı genç Abdullah bin Amr, bir bahaneyle bu zatın üç gün yanında kalmış, fazla bir ibadeti olmadığını anlamış ve durumu açıklamasını istemişti. O zat, "Görüyorsun, bu kadar; ancak bir şey daha var: Ben, kalbimde hiçbir Müslümana karşı kin, nefret ve samimiyetsizlik bulundurmam ve Allah'ın kendilerine lütuflarından dolayı hiç kimseye haset etmem" demişti. O zaman Abdullah bin Amr anlamıştı o adamın niçin cennetlik olduğunu.
Yani tedavi yolları ve sonundaki mükâfat çok güzeldi: Haset yoksa Cennet vardı. Bu hasetten dolayı Kabil öldürmedi mi kardeşini? Bu hasetten dolayı, birlik beraberlik sağlansın diye kitap verildikten sonra birbirine girmediler mi eski kavimler? Bu hasetten dolayı insan önce kendisine hayatı zindan etmedi mi? "Mutsuz olmak istiyorsan hemen kendini başkasıyla kıyasla" sözü boşuna mı söylenmişti? Nefsini terbiye edemeyenler, bu bilgilerden mahrum olanlar, şükretmesini ve hamdetmesini bilmeyenler, sakınmasını öğrenmeyen kimseler maalesef dünyayı sırf bu haset yüzünden yakıp kavururlardı. Hani ateş odunu yok ediyordu ya, aslında haset ateşi de odun gibi kalpleri yakıp küle çeviriyordu. Niyetin merkezi olan kalp, bilgiyle kendisini bu tehlikeden korumazsa kül haline elbette ki dönecekti.
Sohbet bittikten sonra genç kız iki bardak çay içip önüne bırakılan ikramların da tadına bakmış; bu akşam sofrada anne babasına eşlik edecek ve bu bilgileri taze taze onlara aktaracaktı. Üniversite sınavına hazırlanırken öğrendiği bazı bilgilerin anne babasına bir faydası yoktu ama o sohbette dinledikleri bütün aileyi ilgilendiriyordu. Hafif yağmur taneleri saçlarında yakamozlar oluşturuyordu sokak lambalarının altında. "İyi ki bu sohbete gelmişim" dedi ve yürümeye başladı.
AHMET TAŞTAN