Çok kıymetli Hasan Şahin hocam,
Kaleminizin ucundan damlayarak idrakimize iskele uzatan cümlelerinizin sarhoşluğu ile günlerce Hikem-i Ataiye yorumlarınızı anlamaya çalıştım.
Böyle bir eseri takdim ettiğiniz için bir taraftan teşekkür ederken, diğer taraftan acizliğimizi ve cahilliğimizi de göstermiş oldunuz kör nefsime. Öteden beri sizi her dinlediğimde gönlümü ve zihnimi açan, anlamın hamalı olan kelimelerinizi hissetmeye çalışıyordum.
Uzun yılların ve derin tefekkürün eseri olan bu kitap ile sabah namazına camiye çıkıp, sonra da kevni ayetlerin gölgesinde yürüyerek okumaya çalıştım. İnsanların sağlık için yürüyüş yaptığı yollarda ben satırlar üzerinde geziniyordum. Görenler elindeki kitapla yürüyor ve nasıl anlıyor diye belki düşünmüş olabilirler. Ben yürüyerek mi okuyordum, okuyarak mı yürüyordum; onu beni öteden görene bırakıyorum.
Beni Rabbime yönelten satırları okudukça tefekkür ediyor, içimi gösteren bir ayna karşısında hissediyordum kendimi. Gerçi öteden beri kitap okurken satırlar arasında hep kendimi ararım. İnsanlar toprağa tohum atarlar ya; tohuma değer verdikleri kadar belki de toprağın özelliğine değer vermezler. Okuyan insanlarda da durum buna benziyor; okudukları eserleri dikkate alırlar da o eser ile kendileri arasındaki anlam bağını öne çıkarmazlar çoğunlukla.
Değerli hocam,
Böyle bir şerh çalışmasının derin bir müktesebata ve arka plan gerektirdiğini hissetmemek için dar kafalı olmak lazım. Yorumlarınızı yaparken ayetlerle, hadislerle temellendirilmiş zihninizin üzerinde edebiyatımızın nadide şiir parçaları da boy gösteriyor.
Satırlar arasında kelime tanımları, çeşitleri, kelimenin kökeni, zuhuru, yönelimi, sebebi, sonucu birer usul olarak takip edilmiş ve kalbi tatmin edici bağlantılar tespit edilmiş. Birbirine benzeyen kelimelerin arasındaki farkı, kelimelerin hangi dilden olduğunu, karşılaştırmalarını ve hatta tarihi süreç içinde almış olduğu halleri kitabın her sayfasında görmek benim için mümkündü.
Anlam perde perde açıldıkça hem derinliğini hem de özünü fark etmem açısından güzel bir yolculuktu. Altını çizdiğim satırlar, daire içine aldığım kelimeler, sayfanın baş kısmına düştüğüm notlar ya da yıldız koyduğum yan boşluklar... Hatta o boşluklara not ettiğim duygusal kelimelerim, korkularım, dualarım ve şükürlerim kitapla aramdaki münasebeti ortaya koyuyor.
İnsanı bu kadar derinden tanımak, birbirine benzeyenlerin arasındaki farkı yakalamak ve onların hakikatini kavramaya çalışmanın derin bir ilmî yorum kabiliyeti gerektirdiğini sanırım tüm okuyucular hissedecektir.
Tasavvuf yolunda uzun zamandır seyrüsefer ettiğinizi bilmekteyiz. Bu eserin, uzun zamandır olgunlaşan meyvenin tadını veren bir damla mahiyetinde olduğunu düşünüyorum.
Allah sizi öğrendiğiniz ilimden faydalandırsın, bizleri de sizin öğrettiğiniz ilimle istifade etmeye hazır eylesin. Tasavvuf terimlerinin böyle edebi bir dille gönüllere dokunurcasına açıklanması, bu açıklamanın yanında şahsi tecrübelerinizin de dayanak olması kitabın samimiyetini ve sıcaklığını gönlümüzde hissettiriyor. Bazen itirafnâme hükmündeki hatıratınız bu samimiyeti daha da perçinliyor.
156 tane derin anlamları barındıran hikmetli sözleri yorumlarken bazı cümlelerin tekrar edilmesi asla bir kusur olarak algılanmamalı. Bu, dar bir alanda derinlemesine ve ince bir işçilikle süsleme yapılmasına benziyor. Bu anlamsal süslemeler birbirine benzese de bağlam içinde farklılıklar arz ediyor.
Kitaptan neler anladığımı tek tek anlatabilecek kelimelerim yok; ancak yekün olarak yazarın ne yapmak istediğini ve sizin bize ne anlatmak istediğinizi şöyle özetleyebilirim: Kul olarak insan kendini ve çevresini bilmeli, Rabbini tanıdıktan sonra da O'na karşı kulluk yapmalı. Bu anlamı taşıyacak yüzlerce kelime, bir tren katarı gibi gözlerimin önünde anlam dumanını zihnimize savuruyor.
"Okudum, anladım" diyerek nokta konulacak bir cümle yığını olmadığını satır aralarından okuyoruz. Okuduklarımızdan biraz alınganlık gösterip ahlakımızda, bakışımızda ve davranışımızda bazı güzelliklerin yeşermesini istiyoruz. Eşyanın bilgisini aktaran bir ilimle karşı karşıya olsaydık ellerimizle maharetimizi gösterip yepyeni bir şey icat edebilirdik. Ama bu insanla alakalı bir bilgi olduğu için insanın değişimine ve dönüşümüne katkı sağlaması gereken manayı yeşertiyor içimizde.
Her baktığımız eserde Yaratıcıyı görme kabiliyetini kazanabilme imkanını bana sunduğu için kendimi bahtiyarlardan hissediyorum. Yolun başında durup ufka uzanan ve ufuk noktasında bir noktaya dönüşen o zahmetli yolun ne kadar muhteşem bir şey olduğunu hissediyoruz.
"Her yoğurt yiyiş, bir yiğit tavrını ortaya koyar" misali; hikmetli sözleri yorumlayan yazarın yani sizin kendinize has bir yöntemle; kelime bilgisi, tanık gösterme ve tecrübe anlatımlarıyla oluşan tarzınızı fark edecektir okuyanlar.
Değerli hocam,
Size yazdığım bu açık mektupta kitaptan birkaç örnek sunmazsam değerli okuyucularımız nasıl bir eserle karşı karşıya olduklarını yeterince anlayamayabilirler belki. O yüzden müsaadenizle karalamış olduğum bazı satırlardan örnekler vererek bitirmek istiyorum:
"Zira bekleyen süt kokar, beklenti ihlası bozar."
"Akıllı insan Hakk'a, duygusal insan halka bağlanır."
"İhlas ehli iki türlüdür: Muhlis olanlar ve muhlas olanlar." (Sayfa 33)
Bu tür sınıflandırmalar ve birbirine yakın isimlendirmeler, eylemi farklı boyutlarıyla tanıttığı için dikkatimi çekiyor. Yani bir rengin tonları gibi (koyu yeşil, açık yeşil vb.) insanın akıl zevkine dokunuyor.
"Dolayısıyla amelin sırrı ihlastır, amel ihlasla canlanır." (Sayfa 33)
Burada da şeffaf cama ayna özelliği kazandıran “sır” ile, gizlilik anlamındaki “sırr” arasındaki farklılık vurgulanmış.
Bizim de tanıdığımız Abdurrahman Alkış Hocanın tecrübe dolu ifadesini kullanmış olmanız da çok hoşuma gitti. Fetva isteyenleri Hayrettin Karaman ve Hamdi Döndüren hocaya havale ettiğini anlatarak "Biz dünyayı tanımıyoruz; alim olmak, fetva vermek için dünyayı tanımak lazım." demesi çok hoş bir ifadeydi. Allah rahmet eylesin.
"Fıkıh hafızı olmak, fıkıh alimi olmak değildir." sözü çok güzeldi. Yine Şeyh-i Ekber'in "Âlim, âriften üstündür." ifadesini kaydedip sebeplerini sıralamanız da çok derindi.
Yine âriflerden birinin sözünü aktarmanız, bizi tarif eden boyutuyla etkileyiciydi: "Hepimiz seçici günahkarlarız; rahat ettiğimiz günahı seçer, rahatsız olduğumuz günahları işleyenleri yargılarız." (Sayfa 270)
"Çok zavallı insanlarız; zaaflarımızı insanların bilmesinden ödümüz koparken, bizi her an görüp bilen Rabbimizden utanmıyoruz." (Sayfa 271) Ciğerime saplanan çok ilginç bir tespit oldu bu.
Şu tür yorumlarınız da çok hoşuma gitti:
"Cömert sözcüğü Farsça 'mert, delikanlı' anlamındaki 'cevan-mert' birleşik sözcüğünün Türkçeleşmiş halidir. Kur'an-ı Kerim'de cud, seha, sehavet sözcükleri geçmez; infak, isar gibi mastarlardan gelen fiillerle cömertlik erdemine işaret edilir." (Sayfa 264)
Yani bu tür kelimelerden sonra bir de bunları açıklayan satırlarınız gönlümüzü ve aklımızı mest etti.
Birkaç yerde vurguladığınız gibi; güneşin ışınları ve yağmurlar bütün nebatata ulaşır ancak her bitki kendi istidadına göre bunlardan etkilenir ve ürün verir. Bu cümle üzerinden "Her türlü cümleyi ve anlamı dinleyen insanlar kendi istidadı üzerine tavır alırlar." kıyaslaması da çok güzeldi.
Buna benzer bir ifadede: "Rüzgar ateş için neyse, ayrılık da aşk için odur. Eğer aşk küçükse rüzgar onu söndürür; büyükse daha da alevlendirir." (Sayfa 259)
Başka bir sayfada: "Allah katındaki din 'ed-din' iken; âdetleştirdiğimiz yargılarımız, tasavvurlarımız, ideolojilerimiz bizim dinlerimizdir." (Sayfa 254) Hemen yan sayfada: "Kendi adetlerimizi ed-din ile değiştirmeye çalışmalıyız."
İnsanı Allah'ın yeryüzündeki en büyük eseri olarak biliriz; ama insan bu bilgiyi fark edip etmemesine göre şekillenebilir. Şöyle örnek vermişsiniz: Bir efendi kölesine para verir, "Şunu falancaya ver." der. O da götürür efendisinin ismini anarak o parayı verir. Ancak diğer köle efendisinin ismini anmadan parayı verir. Parayı alan kişi de cömert olanın parayı veren olduğunu sanır, halbuki o aracıdır. İşte ilk köle "saîd" iken ikinci köle "başka bir" sıfat alır. Buradan hareketle biz de Allah namına iş yapmalıyız. Zaten bizim "biz" diyebileceğimiz bir varlığımız yok; gerçek, hakiki varlık Allah’tır. Biz sadece O'nun isimlerinin, fiillerinin ve sıfatlarının tecellisiyiz.
O "Ol!" dediği zaman artık biz her boyutumuzla canlanır ve hayat süreriz. Ama bütün bu varlığımız O'nun sadece bir nefes hükmündeki "Ol!" emriyle olur; O'nu unutursak nankörlerden oluruz.
Daha fazla yazıp da kitabın özetini buraya not etmek istemiyorum. Ufak tefek imla hataları kalemimin ucuna takıldı, onları da kenara not ettim. Böyle bir anlamı benim ruhumla buluşturduğunuz için size çok teşekkür ediyorum.