Dervişin zikri neyse fikri de odur demişler ya, bizim yazılarda o minval üzerine devam ediyor. Hissetmediğim veya tefekkür etmediğim cümlelere müsaade etmiyorum bu yazılarda. İşte bu niyetle çıkıyoruz düşünce yolculuğuna. Yaz tatilindeyiz deyü vahiyle irtibatı derinleştirdim. Şu ayet düştü önüme.

“Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!» der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.” (Bakara Suresi, 200. ayet)

“Babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anmayla Allah’ı anın!”

Dikkatimi çeken bir ayet-i kerime... Kendisinden başka ilah bulunmayan Rabbimiz, böyle bir kıyaslama yaparak zikredilmesini neden emir buyurdu, diye merak ettim.

Belki bazı dar akıllılar, Cenab-ı Allah, ataları ile kendini mi kıyasladı gibi bir saplantıya düşebilir. Fakat titizlikle dikkat ettiğimizde benzetme edatı olan “gibi” zikretmek/anmak eyleminin başında yer alıyor. Dolayısıyla bu da bize “zikretmek eylemine” odaklanmamızı sağlıyor. Bir mukayese, bir benzetme konusu sadece eylem üzerinde gerçekleşiyor. Yani “Allah'ın nasıl analım?” sorusunun cevabı veriliyor sanki. O toplumda herkesin bildiği yaygın bir yöntemle “atalarınızı andığınız gibi” denilmesi, olayı dağıtmadan anlamayı kolaylaştırıyor.

Zaten benzetmeler de bilinen bir şey üzerine inşa edilir. Yaygın olarak bilinen bir davranış üzerinden mukayese/benzetme yapılırsa fazlaca uzatmaya gerek yok. İnsan yapageldiğini zaten bilir ama dikkat edin “ataları anmak gibi veya daha fazlası” ifadesi ile aslında yine bilinenin üzerine inşa etmek vardır. Bir kat dersin anlarsa, sonra iki kat dersin. İnsan aklı iki katın ne kadar olduğunu sormaz, bir katın ne olduğunu biliyorsa.

Ayetin devamında “Allah'ım bize dünyadayken ver.” diyerek ahireti hesaba katmadan istiyorlar. Belki de ahiret inançları yok. Fakat Kur'an o isteme biçimini de değiştiriyor. Daha güzel ve hayırlı olanı salık veriyor: “Dünyada ve ahirette bize iyilik ver, bizi azaptan koru!” diyerek en güzel cümleyi öğretmiş oluyor bize.

Bu yöntem düşünebilen insanlar için harika bir şey. Biriyle konuşurken, tartışırken, fikri mücadele yaparken onların kabul ettikleri, onların yapageldikleri davranışları bilip, onlardan haberdar olarak mukayese yapmak... Tartışmanın sonucu itibarıyla daha etkili olacaktır.

Hani bir hoca efendiye sormuşlar ya: “Kur’an-ı Kerim ile irtibatımız nasıl olması gerekir?” diye. O muhterem de işte bu ayetin ilhamıyla şöyle cevap vermiş:

Cep telefonuyla irtibatınız nasılsa Kur’an’la irtibatınızı da öyle olması gerekir demiş. Uzatmadan mevzuyu çözmüş.

Şimdi bizim merak ettiğimiz bir şey var mıdır gençlerin ya da insanların cep telefonuyla iletişimi konusunda. Hepimizin bildiği gibi elimizden düşüremediğimiz sürekli bizi meşgul eden bir alet bu telefon. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim'de aynen bu şekilde ilgilenmek gerekir; sürekli elimizin altında, bütün sorunlarımızı çözen, vaktimizi dolduran, düşüncemizi meşgul eden bir kitap olmalı.

Google'ye sormak gibi merak edenler bakabilirler. Kur’an-ı Kerim'de bütün cümleler hep Cenab-ı Allah'ın etrafında döner sayfalar boyu. Belki de hiçbir sayfa yoktur ki Rabbimizin ismi anılmasın. Öyleyse aldığımız her nefeste, baktığımız her yerde, düşündüğünüz her cümlede, onun bir izi, bir işareti olması gerekir. Rahman ve rahim olan, bizim tüm davranışlarımızın arka planında olmalı. O müsaade ederse demeliyiz, Allah'ın izniyle cümlesini şuur seviyesinde söylemeliyiz. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” buyurmuyor mu?”

Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az derler. Görmek istemeyenden daha kör, duymak istemeyenden daha sağır kimse olmaz demişler.

AHMET TAŞTAN