“Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi:
“Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” (Fussilet 41/44)
Böyle bir ayetle karşılaştığım zaman Kur’an-ı Kerim'in insanları ikna etmek için farklı mantık savaşları tertip ettiğini fark ediyorum.
Çünkü Allah'ın hidayete vesile olsun diye seçtiği Peygamberlerini reddeden ve insanları ezen zulüm düzenlerinin devam etmek isteyenler itiraz ediyorlar.
Kuvvet ve kudret sahibi yüce Rabbimiz, niçin yarattığı insanları ikna etmeye çalışsın ki?
Bunun cevabı... Önce “Allah böyle dilemiş, ilm-i ezelisinde (ilk önceden) herhangi bir zorunluluk yokken meleklere “yeryüzünde bir halife yaratacağım” diye irade buyurmuş.
İnsanı, yaratılmışların en mükemmeli olsun istemiştir. Onu diğer varlıklardan farklı kılacak bir “aklı olması” ve bu akıl vesilesi ile “tercihte bulunması” yine bu tercihinin “sonuçlarında bile/isteye katlanıyor” olmasıdır.
Kendi gücünden hiçbir şey eksiltmeyen yüce Rabbimiz; kendisini inkar edecek, kurduğu sistemle savaşacak ve hatta onu yok etmek isteyecek nefsinin ve şeytanın uşağı olmuş bir varlığı yaratması “iradesinin derinliğini ve ilminin kudretini” gösterir bence.
Zalim ve nankör dahi olsa cehennem ateşinde yansın diye yaratılmamıştır insan. Bunu hepimiz biliyoruz, kör inkârcılar dışında.
Yeryüzünün efendisi olsun diye yaratılan insana, iman ve ibadet etmesi için elçilerini ve kitaplarını göndermiştir Allah.
Yani insanla iletişime geçmek ve ona doğru yolu göstermek niyetindedir. İnsanoğlu ne kadar “özgürüm, istediğimi yaparım” derse desin “zayıf ve bağımlı tarafları” olan bir varlıktır.
Ayrıca fıtrat yolundan saptıracak, sırat-ı müstakimden uzaklaştıracak çeldiricilerin var edilmesi, “imtihan sırrına” gizlenmiştir. İnsanın “iradesi kaldırılmış” olsaydı zaten yaratılmasına gerek yoktu. Çünkü melekler mevcut idi
.
“Tartışmacı bir anlatımla” karşıt iki görüşün hissiyatı ve beklentisini göz önüne seren bu ayet-i kerimede bir itirazı dile getiriyor: “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi.”
Ana dili olmayan bir dilde yani yabancı bir dilde yazılmış/indirilmiş bir kitabı kaç insan anlar? Kaç insan neyi, nasıl yapacağını bilebilir ki?
“Bizi anlamayan nesle âşina değiliz” diye yakınan şair kadar olamayacak mıdır alemlerin Rabbi.
“Yaratan bilmez mi yarattığını?” Neyi kabul edeceğini; neyi reddedeceğini, nasıl kabul edeceğini, hangi sebeplerden dolayı inkar edeceğini bilmez mi? Hani halk arasında vardır ya böyle bir söz:
“Ben senin ciğerini bilirim!” İşte Rabbimiz; “eğer biz böyle yapsaydık siz de böyle yapardınız” diyerek kulların önünü almış.
İtirazını engellemiştir. Keşke düşünüp, anlayabilseydik. İletişimde on numara harekettir bu! Senin sözünden sonra muhatabının ne söyleyeceğini fark edebilmek.
Satranç oynarken rakibinin iki üç adım sonrasındaki hamlesini öngörmek gibi. “Biliyordum böyle davranacağını, o yüzden ben de şöyle yaptım!” demesi rakipte büyük etki bırakır.
“Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!”
Aklı olan, düşünme melekesini kaybetmemiş olan kişilerin söyleyeceği söz bu. Günümüz gençlerinin diliyle söyleyecek olursak: Çok saçma değil mi bu? Yabancı dil bilmek zorunda mıyız? Ne için bizim konuştuğumuz dilde inmemiş. Çok zor valla, daha anlamıyoruz ki nasıl yapalım bizden istediklerini?
O günkü Araplar itiraz demezdi belki ama bizim batıcı zihniyet sahibi uyduruk öz Türkçeci zihniyet sahipleri, bu konuda gençlerin aklını çelerek yoldan çıkarabilirler. “Biz Arap mıyız? Biz Türküz, Türkçe olsun vb.
Hatırlıyorum yıllar önce Bursa'da bir lisede stajyer öğretmen iken dersin başında öğrencilere selam vermeyi öğretmiştim.
“Selamünaleyküm deyince” bayan öğretmen “Biz Arap mıyız?” diyerek çocukları kınayıcı bir tutum sergilemişti. “Selamünaleyküm” yerine “günaydın, tünaydın” demeyi tercih etmişti.
Kitap demek, gönderilmiş mektup demektir. Mektupta yazılanlar, anlaşılsın diye dili açık ve nettir. Söylenenler/yazılanlar kadar mektubun sahibi de önemlidir tabii. Belki de mektubu çok daha fazla değerli kılan budur, yani gönderen.
O mektubun kıymetini bilmez, kıymet bilmeyen insanlar. Kimdir bu kıymet bilmeyen insanlar? Kulaklarında sağırlık olanlar. Hayatında rehbere ihtiyaç duymayan bencil ve kibirli insanlar. Hayatını güzelleştirecek şifalardan mahrum olan insanlar.
Bu tipler Kur’an-ı Kerim’i duymamak için kulaklarını kendileri tıkadıkları için duymuyor sanırlar halbuki buyrulduğu gibi “Kur'an onların akıllarına kapalıdır.” Ya duymuyorlar ya da uzaktan uzağa duyuyorlar ama hiçbir şey anlamıyorlar. Çünkü imandan yoksunlar.
De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.”
İnsanı her türlü yöntemle hakikat yoluna iletmek için iknaya çalışan yüce Allah, mutlak iyilik sahibidir. Yarattıklarının rızkına kefil olan bu Kudret, akıl ve nefis verdiği insanı ikna etmek için de her türlü cümleyi kurmuş. Daha ne’tsin ki?
Ahmet Taştan