Bu yaz deniz yerindeydi, fakat biz orada değildik. Dalgalar yine aynı kıyılara vurdu. Çam ormanları aynı rüzgârla konuştu. Gün batımında güneş yine Ege'nin sularına kızıl bir hüzün bıraktı. Martılar, insanların cebindeki parayı bilmedikleri için aynı özgürlükle gökyüzünde döndüler. Değişen yalnızca insandı. Erdek, Çeşme, Alaçatı, Dikili Antalya, Bodrum, Mersin… hepsi yerinde duruyordu.

Bu yaz milyonlarca insan denize uzaktan baktı. Çocuklar okul kapanırken "Bu yaz nereye gideceğiz?" diye sordu. Anne ile baba birbirine baktı. O bakışta yalnızca ekonomik sıkıntı değil, yerine getirilemeyen bir sözün mahcubiyeti vardı. Çünkü yoksulluk, önce insanın cebini boşaltmaz; önce umutlarını eksiltir.

Bir zamanlar tatil, işçinin, memurun da hakkıydı. Fabrikada çalışan işçi, yıl boyunca biriktirdiği izin parasını çocuklarının denizle tanışmasına ayırırdı. Memur küçük pansiyonlarda kalırdı. Emekli eski model arabasına atlayıp Akdeniz'e doğru yola çıkardı. Kimse lüks istemezdi. Birkaç gün nefes almak yeterdi onlar için. Oysa şimdi herkes borç batağında, nefes alamaz durumda…

Ercan Eroğlu Tati̇l Deni̇z

Şimdi ise deniz aynı deniz olmasına rağmen kıyılar sanki görünmez duvarlarla çevrildi. O duvarları dikenli tel örgüler ya da beton duvarlar değil, fiyat etiketleridir. Her gün gazetelerde yeni bir haber görüyoruz. Bir bardak limonata üç yüz lira. Bir top dondurma dört yüz lira. Bir bardak çay 150 , kahve 280 lira… Bunlar artık istisna değil; düzenin yeni dili hâline geldi.

Halkın dilinde bunun güzel bir tarifi vardır: "Tutturabildiğine..." Gerçekten de öyle. Gerçi patatesin 50, soğanın 70 lira olduğu ülkede bu rakamlar kimse için artık şaşırtıcı değil. Fiyatların maliyetle değil, fırsatla belirlendiği bir çağın içindeyiz. Kim ne kadar koparabiliyorsa o kadar kazanıyor. Ürünün değeri değil, müşterinin çaresizliği fiyatı belirliyor. İşte ekonomik kriz, tam burada ahlaki krize dönüşüyor.

Bir yazar "Biz yoksul olduğumuz için soyulmadık; soyulduğumuz için yoksul bırakıldık." der. Bu cümle aslında dünyanın birçok ülkesinin hikâyesidir. Çünkü kapitalizm yalnızca fabrikalarda emek sömürmez; insanların umutlarını, ortak yaşamını ve vicdanını da piyasaya sürer.

Ülkemizde enflasyon yalnızca etiketleri değiştirmedi, insan ilişkilerini de değiştirdi. Komşuluk yerini rekabete bıraktı, dayanışmanın yerini fırsatçılık aldı. Bir zamanlar misafire "Bir çay içer misiniz?" diye soran toplum, bugün müşteriye "Daha ne kadar ödeyebilir?" diye bakıyor. Su satılabilir, manzara satılabilir, gölge bile satılabilir, yeter ki kâr artsın. Çünkü piyasa, insanın vicdanını da metalaştırmayı bilir.

Ekonomistlerin sözünü ettiği meta fetişizmi yalnızca alışveriş merkezlerinde yaşanmıyor. Meta fetişizmi bugün Bodrum'un sahillerindedir, Çeşme'nin plajlarındadır, Antalya'nın otellerindedir. Artık insan, insan olarak değil; kredi kartının limiti kadar değerlidir. Oysa kum, deniz ya da rüzgar kimsenin değildir. Ama kapitalizm, doğanın bile giriş bileti olduğunu insanlığa öğretmeye çalışıyor.

Türkiye'nin kıyılarında tatil yapamayan insanlar valizlerini alıp Yunanistan'a gidiyor. Sakız Adası'na, Midilli'ye, Rodos'a…Yunanistan, Bulgaristan vatandaşları kısa bir süre önce kendi araçlarıyla günü birlik ülkemize gelir, arabalarının bagajlarını, koltukları market alış verişiyle doldurur ülkelerine geri dönerlerdi.

Oysa şimdi maalesef tersi yaşanıyor. Bir zamanlar ekonomik olarak Türkiye'nin gerisinde olduğu söylenen komşu ülke, bugün Türk turistler için daha ucuz bir seçenek hâline geldi. İnsan ister istemez soruyor: Ege Denizi aynı deniz değil mi? Balık aynı balık değil mi? Zeytinyağı aynı güneşin altında yetişmiyor mu? Peki neden aynı sofranın bir yanında insanlar rahatça yemek yiyebilirken, lokantadan içeri adımını atmaya korkuyor?

Çünkü mesele yalnızca turizm değildir. Sorun, ekonomik modeldedir. Yıllardır üretmeden büyümenin mümkün olduğu anlatıldı. Beton dökülürse ekonomi büyür dendi. Alışveriş merkezleri yapılırsa kalkınma olur dendi. Lüks oteller yükseldikçe herkes zenginleşecek denildi. Ama olmadı.

Tekne Tatiline Çıkacaklara Sağlık Uyarısı! Bu Önlemler Hayat Kurtarabilir (1)-1

Bugün Türkiye ekonomisi borçla dönen büyük bir çarka benziyor. O çark döndükçe daha fazla enerji istiyor. Daha fazla kredi istiyor. Daha fazla faiz istiyor. Sonunda sistem yalnızca bankaları değil, insanların hayatlarını da öğütmeye başladı…

Bir tarafta servetini katlayan küçük bir azınlık, diğer tarafta kredi kartının asgarisini ödeyebilmek için ikinci işte çalışan milyonlar…Bir tarafta milyonlarca liralık tekneler, diğer tarafta çocuklarına dondurma alamayan anne babalar… İki ayrı ülke aynı sınırlar içinde yaşamaktadır artık.

Yaşar Kemal romanlarında Çukurova'nın bereketini anlatırken toprağın insana ait olmadığını, insanın toprağa ait olduğunu hissettirirdi. Bugün o bereketli Anadolu'nun çocukları, kendi ülkesinde denizi seyretmenin bile hesabını yapmak zorunda kalıyor. Ne acıdır ki yoksulluk artık yalnızca ekmek meselesi değildir. Dinlenememektir. Gezememektir. Kitap alamamaktır. Denizi uzaktan seyretmektir. Yoksulluk biraz da insanın hayatından maviyi eksiltmektir.

İşte bu yüzden ekonomik kriz, yalnızca TÜİK tablolarıyla anlatılamaz. Çünkü kriz rakamlarda başlamaz. Bir annenin markette çocuğunun istediği çikolatayı rafta bırakmasında başlar. Bir emeklinin "Seneye gideriz." diyerek torununu avutmasında başlar. Ve her ertelenen hayalle biraz daha büyür.

Peki ne yapmalı? Bu soru artık yalnızca ekonomistlerin değil, bütün toplumun sorusudur. Çünkü krizden çıkış yalnızca faiz oranlarını değiştirmekle mümkün değildir. Öncelikle üretimi yeniden ülkenin merkezine koymak gerekir. Tarım yeniden ayağa kaldırılmadan, sanayi yüksek teknolojiye yönelmeden, bilim kamusal yatırımın merkezine yerleşmeden borç ekonomisinin dışına çıkılamaz. Ama bunun da ötesinde, kaybettiğimiz başka bir şeyi geri kazanmamız gerekiyor. Dayanışmayı, Ortak iyiyi…

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında kullanılan "iktisadi bağımsızlık" kavramı yalnızca dış borçla ilgili değildi. Aynı zamanda toplumun kendi emeğine güvenmesi demekti. Bugün yeniden buna ihtiyaç var.

Tünelin ucunda ışık belirsiz olabilir. Ama tarih bize şunu da öğretiyor: Hiçbir karanlık kendiliğinden dağılmaz. Işığı, onu arayanlar yakar. Türkiye'nin ihtiyacı budur. Daha fazla rant değil; daha fazla üretim. Daha fazla ayrıcalık değil; daha fazla eşitlik. Daha fazla rekabet değil; daha fazla dayanışma. Çünkü deniz hepimizin, güneş hepimizin, bu ülke hepimizin.

Bir gün çocukların denizi kartpostallarda değil, çıplak ayaklarıyla hissedebildiği; emeklilerin yıllarca verdikleri emeğin karşılığını birkaç gün dinlenerek alabileceği; tatilin yeniden bir lüks değil, insanca yaşamın doğal bir parçası sayıldığı bir ülke kurulacaksa, bu yalnızca ekonomik bir programla değil, emeği, adaleti ve kamusal yararı merkeze alan yeni bir toplumsal düzenle mümkün olacaktır.

Tekne Tatiline Çıkacaklara Sağlık Uyarısı! Bu Önlemler Hayat Kurtarabilir (1)

Okuma Önerisi: Aynalar, Eduardo Galeano

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]