Sonda söyleyeceğimiz cümleyi şimdiden yazalım; yaşanan ekonomik kriz sadece cebimizi değil, ahlakımızı da yoksullaştırıyor. Sevgili annem ilkokul mezunu bir ev kadınıydı. Ama gündelik hayatın gözlemini yapar, eleştirisini öyle söylerdi. Zaman zaman bize “açlık sofuluğu bozar” diye bana göre veciz bir söz söylerdi. Uzun teorik açıklamalara gerek bırakmayan acı bir söz…
Sizce bu yıl kaç kişi gerçekten tatile çıkabildi? Kaç aile çocuklarına aylar öncesinden söz verdiği deniz tatilini gerçekleştirebildi? Kaç emekli yıllarca çalıştıktan sonra birkaç günlüğüne bile olsa tatile çıkıp nefes alabildi? Büyük olasılıkla bu soruların cevabı, Türkiye'nin son yıllardaki en acı toplumsal fotoğraflarından birini ortaya koyuyor.
Eskiden tatil, yalnızca gelir düzeyi yüksek insanların ayrıcalığı değildi. Memur da giderdi, işçi de giderdi, küçük esnaf da. Kimisi bir pansiyonda kalır, kimisi çadır kurar, kimisi akrabasının yazlığına misafir olurdu. Önemli olan birkaç günlüğüne de olsa denizi görmek, çocukların kumda oynaması, ailece aynı sofraya oturabilmekti. Bugün ise tatil, milyonlar için temel bir dinlenme hakkı olmaktan çıkıp lüks tüketim kategorisine girmiş durumda.
Son aylarda Bodrum'dan Çeşme'ye, Alaçatı'dan Marmaris'e, Kaş’a, Güzelcehisar’a kadar birçok turizm merkezinden gelen haberleri şaşkınlıkla izliyoruz. Bir plajda giriş ücretinin birkaç bin liraya ulaşması, iki kişilik sıradan bir akşam yemeğinin on bin lirayı aşması, bir top dondurmanın 400 lirayı bulması ya da bir bardak limonatanın Avrupa'nın en pahalı şehirlerini geride bırakacak fiyatlardan satılması artık sıradan haberler hâline geldi.
Sosyal medya her gün yeni bir "fiyat skandalı" ile doluyor. Fakat asıl mesele birkaç işletmenin açgözlülüğü değildir. Sorun, ekonominin bütününe yayılan ve halk arasında "tutturabildiğine" diye tarif edilen fırsatçılık kültürünün giderek normalleşmesidir.
Piyasa ekonomisi çoğu zaman "arz-talep dengesi" ile açıklanır. Oysa piyasanın kuralsızlaştırıldığı, denetimin zayıfladığı ve gelir dağılımının bozulduğu toplumlarda fiyatlar yalnızca maliyetlere göre oluşmaz; güç ilişkilerine göre oluşur. Kim daha güçlü ise fiyatı o belirler.
Ekonomik kriz yalnızca enflasyonu yükseltmez; aynı zamanda toplumsal değerleri de aşındırır. İnsanlar gelecekten umudunu kaybettikçe kısa vadeli kazançların peşine düşer. "Bugün kazanayım, yarın ne olursa olsun" anlayışı yaygınlaşır. Bir lokantacı müşteriyi bir daha görmeyeceğini düşündüğü için fiyatı yükseltir. Ev sahibi kiracıyı aretırmak için fırsat kollar.
Market rafındaki ürün sabah başka, akşam başka etikete kavuşur. Tamirci gereksiz parça değiştirir. Herkes, sistemin kendisini ezdiğini düşündüğü için fırsat bulduğu ilk anda başkasını ezmeye çalışır. İşte ekonomik kriz ile ahlaki kriz arasındaki bağ burada ortaya çıkar. Bu durum bireylerin karakterinden çok içinde yaşadıkları ekonomik düzenle ilgilidir.
İnsan ilişkileri giderek piyasa ilişkisine dönüşür. Dostluk, komşuluk, dayanışma hatta misafirperverlik bile fiyat etiketiyle ölçülmeye başlanır. Oysa Anadolu'nun yüzyıllardır taşıdığı kültürel miras bunun tam tersini anlatır. Bir zamanlar evinin önünden geçen yolcuya su ikram eden, evini açan toplum, bugün şezlong kiralamak isteyen aileye günlük asgari ücret kadar ücret çıkarmayı normal karşılayabiliyor. İşin daha çarpıcı yanı ise şu: Aynı dönemde milyonlarca yurttaş daha uygun olduğu için tatilini yurt dışında yapmayı tercih ediyor.
Son yılların en dikkat çekici örneği Yunanistan. Bir zamanlar gelir seviyesi Türkiye'nin oldukça gerisinde olduğu düşünülen komşu ülke, bugün Türk turistlerin en çok tercih ettiği ülkelerden biri hâline geldi. Midilli, Sakız, Samos, Rodos ve Kos adalarına düzenlenen kısa süreli turlar yoğun ilgi görüyor. Bunun temel nedeni yalnızca vize kolaylığı değil; fiyatların birçok Türk tatil beldesinden daha makul olmasıdır.
Paradoks tam da burada ortaya çıkıyor. Aynı Ege Denizi'nin iki kıyısında bir tarafta turistler kendilerini kazıklanmış hissederken diğer tarafta daha kaliteli hizmeti daha düşük maliyetle alabildiklerini söylüyorlar. Birçok sosyal medya paylaşımında "Bodrum fiyatına Yunanistan'da dört gün tatil yaptık." ifadesine rastlamak mümkün.
Uzun yıllardır büyüme; sanayi yatırımları, teknoloji üretimi ve verimlilik artışı yerine büyük ölçüde inşaat, rant ve tüketime dayalı olarak kurgulandı. Üretim zayıfladıkça döviz ihtiyacı arttı. Döviz ihtiyacı arttıkça kur yükseldi. Kur yükseldikçe maliyetler arttı. Maliyetler arttıkça fiyatlar yükseldi.
Enflasyon yükseldikçe insanlar tasarruf yapamaz hâle geldi. Geliri eriyen işletmeler de kârlarını koruyabilmek için fiyat artırmayı tek çıkış yolu olarak gördü. Böylece enflasyon kendi kendini besleyen bir sarmala dönüştü. Bu nedenle bugün yaşadığımız sorun yalnızca "hayat pahalılığı" değildir. Sorun, üretmeden tüketen, borçlanarak büyüyen ve ithalata bağımlı bir ekonomik modelin sınırlarına dayanmış olmasıdır.
Dünya ekonomisi de kolay bir dönemden geçmiyor. Jeopolitik gerilimler, enerji krizleri, iklim değişikliği, küresel borç yükü ve ticaret savaşları uluslararası ekonomiyi kırılgan hâle getiriyor. Türkiye bu dalgalanmalardan benzer ülkelerin çoğundan daha fazla etkileniyor. Çünkü ekonomimiz dış finansmana, ithal enerjiye ve yabancı sermayeye yüksek ölçüde bağımlı. Küresel piyasalarda yaşanan her sarsıntı, içeride daha büyük bir deprem etkisi yaratıyor.
Gençler geleceklerini planlayamıyor. Üniversite mezunları ailelerinden ayrı ev açamıyor. Emekliler ayın sonunu getirebilmek için yeniden çalışıyor. İşçiler ikinci hatta üçüncü işte çalışmak zorunda kalıyor. Çocuklar yeterli beslenemediği için eğitimde fırsat eşitsizliği büyüyor. Yoksulluk artık yalnızca gelir eksikliği değil; kültürel, sosyal ve psikolojik bir kuşatmaya dönüşüyor.
Peki ne yapmalı? Bu soruya verilecek cevap yalnızca "faizi düşürelim" ya da "faizi yükseltelim" kadar basit değildir. Çünkü sorun para politikasından daha derindir. Öncelikle ekonomiyi yeniden üretim eksenine oturtmak gerekiyor. Katma değeri yüksek sanayi yatırımları desteklenmeden, bilim ve teknolojiye dayalı üretim artırılmadan, tarım yeniden ayağa kaldırılmadan kalıcı refah üretmek mümkün değildir. İthalata bağımlılığı azaltan bir sanayi politikası olmadan döviz krizleri tekrar edecektir.
İkinci olarak vergi sistemi yeniden düzenlenmelidir. Bugün dolaylı vergiler nedeniyle düşük gelirli yurttaş, zenginle aynı KDV'yi ödüyor. Oysa sosyal devlet, vergiyi ödeme gücüne göre toplar. Büyük servetlerden, spekülatif kazançlardan ve yüksek rant gelirlerinden daha fazla vergi alınması; emek gelirlerinin üzerindeki yükün hafifletilmesi toplumsal adalet açısından zorunludur.
Üçüncü olarak kamu kaynaklarının kullanımında tam şeffaflık sağlanmalıdır. İhale süreçleri, kamu garantileri, teşvik politikaları ve bütçe harcamaları toplum tarafından denetlenebilmelidir.
Dördüncü olarak sendikalaşmanın ve örgütlü emeğin güçlendirilmesi gerekir. Gelir dağılımındaki bozulmayı yalnızca piyasanın insafına bırakarak düzeltmek mümkün değildir.
Son olarak, dayanışma kültürünü yeniden inşa etmeliyiz. Çünkü kriz dönemlerinde toplumları ayakta tutan yalnızca ekonomik göstergeler değildir; birbirine güvenen insanlar ve güçlü kamusal kurumlar da en az onlar kadar önemlidir. Her şeyi piyasaya bırakan anlayış, sonunda piyasayı da toplumla birlikte çökertir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca yeni bir ekonomi programı değildir. Yeni bir toplumsal sözleşmeye de ihtiyaç vardır. Emeğin değersizleştirilmediği, kamu yararının özel çıkarların önüne geçtiği, üretimin ranttan üstün tutulduğu, hukukun herkes için eşit uygulandığı bir düzen kurulmadıkça ekonomik krizler tekrar edecek; her yeni kriz yalnızca cebimizi değil, ortak ahlakımızı da biraz daha yoksullaştıracaktır.
Asıl zenginlik, yurttaşlarının geleceğe güvenle bakabildiği, çocuklarına umut bırakabildiği ve birkaç gün dinlenmeyi bile lüks saymadığı bir toplumsal düzendir.
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı