Türkiye’nin su geleceği, kapalı kapılar ardında değil, gözlerimizin önünde buharlaşıyor. Bilim insanlarının "alarm" çığlıkları, siyasilerin günlük polemiklerinin gürültüsünde kaybolurken, Anadolu coğrafyası adım adım çölleşmeye doğru sürükleniyor.
Bundan tam 34 yıl önce, tayinim Van Muradiye’ye çıkmıştı. Bir Ankara-Van uçuşunda uçakta pencereden aşağıya baktığımda çok ürkmüştüm. Ürkülmeyecek gibi de değildi... O tarihlerde Anadolu’nun kalbinde yeşilden kahverengiye, nemden kuruluğa geçişin izleri, sanki coğrafyanın kendi dilinde bir "yardım çığlığı" gibi okunabiliyordu. Özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, o günden bugüne sistematik bir şekilde susuzluğa mahkûm edilmişti.

Bugün artık bir uçağın penceresinden bakmaya bile gerek yok; uydu görüntüleri, kurumuş göl yatakları ve çatlamış topraklar, meselenin sadece bir "kuraklık" değil, bir "yönetim ve vizyon krizi" olduğunu haykırıyor.
Göllerimiz Nerede?
Su krizini sadece bir duygu durumu olarak görmek en büyük hatamızdır. Veriler, durumun vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Çevrenize ya da daha uzak yerlere geziler yaptığınızda derelerin kuruduğuna, göllerin suyunun çekildiğine muhtemelen şahit olmuşsunuzdur. Bizde bazı önemli göllerimizden söz edelim.
Tuz Gölü: Türkiye’nin "doğal aynası", bugün yüzey alanının büyük bir kısmını kaybetmiş durumda. Özellikle yaz aylarında oluşan derin çatlaklar, sadece suyun değil, ekosistemin de tamamen tükendiğinin kanıtı.
Eğirdir Gölü: Türkiye’nin içme ve sulama suyu deposu olan bu eşsiz gölde, su seviyesi son yıllarda kritik eşiklerin altına düştü. Göldeki su miktarı, tarımsal sulamadaki yanlış planlamalar nedeniyle son 20 yılda yaklaşık %50’den fazla azaldı. Son üç yıldır Antalya’ya tatile gider ve Isparta üzerinden dönerken gözle görülür bir su çekilmesi ve bunun yarattığı koku rahatsız edici düzeydedir.
Van Gölü: Vanlıların “Van Denizi” dediği bölgenin nazlı devi, kıyı çekilmeleri ve kirlilikle boğuşuyor. Suyun çekildiği alanlarda ortaya çıkan mikrobiyalitler, gölün ekolojik hafızasının nasıl yok edildiğinin sessiz şahitleri. Van gölünün sakinleri arasında yer alan, 34 yıl önce ellerimize çorap geçirerek (kaymasın diye) tuttuğumuz İnci kefalleri artık koruma altında. Onu da belirtmeden geçmeyelim.
Türkiye’nin sulak alanlarının son 60 yılda toplam yüzölçümünün yaklaşık 1,3 milyon hektarını—yani neredeyse üç Marmara Denizi büyüklüğünde bir alanı—kaybettiği gerçeği, bir felaketin boyutlarını gözler önüne seriyor. Vatan toprağı sadece savaşlarda kaybedilmiyor!
Politik Bir İhmalkarlık: "Günü Kurtarmak ya da Geleceği İnşa Etmek"
Siyaset dünyası, su krizini genellikle "yağış miktarı" ile açıklanan bir doğa olayı gibi yansıtmaya çalışıyor. Ancak suyun gerçek yönetimi, yağmurun ne zaman yağacağından ziyade, düşen suyun nasıl depolandığı ve nasıl paylaşıldığıdır.
Türkiye, kişi başına düşen yıllık yaklaşık 1.300 metreküp su miktarıyla "su stresi" yaşayan bir ülke konumunda. Uzmanlar, nüfus artışı ve yanlış kullanım eğilimi sürerse, 2050 yılına gelindiğinde bu rakamın 1.000 metreküpün altına düşeceğini, yani "su fakiri" kategorisine kesin olarak gireceğimizi öngörüyor.
Siyasilerin uzun vadeli projeler yerine, kısa vadeli baraj projeleriyle günü kurtarma çabası, Anadolu’nun yer altı sularını daha hızlı tüketmekten öteye geçmiyor.
Yeraltı sularımız, tıpkı bir banka hesabı gibi; sürekli çekim yapıp, yatırımı (sürdürülebilir kullanımı) ihmal ederseniz, bir gün hesabınızda "sıfır" yazar. Anadolu’da şu an yaşanan tam olarak budur.
Toplumun büyük bir kesimi, musluktan su aktığı sürece sorunun olmadığını düşünüyor.
Bilim insanlarının raporları, makaleleri ve uyarıları, karar vericilerin masasında birer "kağıt parçası" haline geliyor. Oysa su, bir lüks değil, ulusal güvenliğin birinci maddesidir.
Tarımda vahşi sulama yöntemlerinden vazgeçilmemesi, sanayide suyun verimli kullanılmaması ve şehir şebekelerindeki kayıp-kaçak oranlarının %30-40 seviyelerinde seyretmesi, her yıl tekrarlanan orman yangınlaryönetilemeyen bir krizin fotoğrafıdır.

Ne Yapmalı?
Bu gidişat maalesef bir kader değil, bir tercihtir. Eğer bir şeyler değişmezse, önümüzdeki 30 yıl içinde sadece susuzlukla değil; gıda krizi, ekonomik göçler ve sosyal huzursuzluklarla yüzleşmek zorunda kalacağız. Evet, hemen şimdi neler yapabiliriz?
Tarımda Devrim: Vahşi sulama yerine damla sulama sistemlerine acilen, zorunlu bir geçiş sağlanmalı.
Kayıp-Kaçakla Savaş: Şehir şebekelerindeki su kayıpları, altyapı yatırımlarıyla tek haneli rakamlara indirilmeli.
Su Yasası: Suyu sadece ekonomik bir meta olarak değil, yaşam hakkı olarak gören, bağımsız ve bilimsel bir Su Yasası ivedilikle yürürlüğe girmeli.
Toplumsal Farkındalık: Su okuryazarlığı eğitim müfredatının merkezine yerleştirilmeli.
Anadolu coğrafyası, binlerce yıldır medeniyetleri besledi. Ancak bugün, o kadim topraklar artık yorgun. Bizler, "bir şey olmaz" diyerek uyumaya devam edersek ya da sorunu görmezden gelir ertelersek, yarın torunlarımıza bırakacağımız tek miras, uçak pencerelerinden izlediğimiz o kurumuş, gri ve tozlu topraklar olacak.
Vakit, musluğu kapatma vakti değil; bu vurdumduymazlık dönemini kapatıp, akılcı bir su yönetimini açma vaktidir.
Şimdi sorumuzu soralım: Sizce, Anadolu’nun tamamen çölleştiği bir Türkiye’de geleceğimizi nasıl inşa edebiliriz?
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı