İnsanlık tarihi, üretim biçimlerinin değiştiği büyük kırılma anlarıyla şekillenmiştir. Tarım devrimi toprağa bağımlılığı, sanayi devrimi sermaye ve emeğin çatışmasını, dijital devrim ise bilginin hızını hayatımızın merkezine yerleştirdi. Bugün ise çok daha köklü, çok daha sarsıcı bir dönemeçteyiz: Evet, Yapay Zekâ Devrimi ile karşı karşıyayız.
Bu süreç, sadece iş yapış biçimlerimizi değiştirmekle kalmıyor; üretim araçlarını, karar alma mekanizmalarını ve toplumsal örgütlenme biçimlerimizi baştan aşağı yeniden tanımlıyor. Yaşadığımız ya da yaşayacağımız bu devrim, avuç içi kadar bir teknolojik seçkinler grubunun servetini mi katlayacak, onlara yeni iktidar alanları mı açacak (ki öyle görünüyor), yoksa insanlığın ortak refahını ve demokrasiyi mi büyütecek? Yani, yapay zeka “büyük insanlık ailesinin” yararına mı işe koşulacak? Hangisi?

Verinin "Ortak Mülkiyeti"
Yapay zekanın gündelik hayatta her geçen gün daha fazla yer alması kendine ait terminolojinin üretilmesini ve bu terminolojinin de gündelik dilimizde daha çok kullanılmasını kaçınılmaz kılıyor.
Yapay zekânın ekonomik sonuçları, piyasanın "görünmez eline" bırakılamayacak kadar ciddidir. Bugünün dünyasında veri, yeni bir enerji sağlayıcıdır! algoritmalar ise yeni üretim bandıdır. Eğer bu yeni üretim araçlarının mülkiyeti, mevcut kapitalist düzende olduğu gibi merkezi bir yapıda kalmaya devam ederse, eşitsizlik uçurumunun derinleşmesi kaçınılmazdır, toplumsal yarılmalar daha da şiddetlenerek artacaktır.
Ekonominin demokratikleşmesi, dijitalleşen üretim sürecinde "ortak değerlerin" korunmasıyla mümkündür. Bilginin ve verinin kolektif karakterini merkeze alan bir yaklaşım; platform kooperatifçiliği ve dijital müşterekler gibi modellerle güçlendirilmelidir. Üretkenlik artışından elde edilen katma değer, sermaye birikiminin değil, toplumun refahının, sağlık hizmetlerinin ve temel gelir güvencesinin bir parçası haline gelmelidir. Ekonomi alanında demokrasinin tesisi, algoritmaların "kara kutu" olmaktan çıkarılıp, şeffaf, hesap verebilir ve demokratik denetime açık yapılar haline getirilmesini şart koşar.
Yapay zekâ çağında eğitimin rolü, sadece iş piyasasına "teknik eleman" yetiştirmekle sınırlı kalamaz, kalmamalıdır da... Bize göre yeniden tasarlanması gereken “yeni eğitim” anlayışı, insanı bir makinenin eklentisi olmaktan kurtarıp, onu sürecin yöneticisi ve denetleyicisi haline getirmeyi hedeflemelidir.
Eğitim süreçlerimizin demokratikleşmesi, tüm bireylerin dijital araçlara eşit erişiminin sağlanmasıyla başlar. Ancak mesele sadece bir tablete veya yüksek hızlı internete erişmek değildir. Asıl meselemiz, algoritmik bir dünyada "eleştirel okuryazarlık" kazanan, yapay zekânın sunduğu bilgiyi etik süzgeçten geçirebilen, yaratıcılığını makineyle değil, makinenin üzerinde bir konumda kullanan bireyler yetiştirmektir. Eğitim, ezberden sıyrılıp, insan onuru ve ekolojik sürdürülebilirlik ilkelerini merkeze alan disiplinler arası bir yapıya kavuşmalıdır. Okul, dijital çağın "fildişi kulesi" değil, demokratik katılımın ilk provasının yapıldığı meydan olmalıdır. Tabi, bizim sözünü ettiğimiz okul fabrika temelli okul anlayışını ifade etmemektedir. Biz şimdilik bu okulumuza “dijital okul” diyelim.
Gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla dijitalleşme, eğer müdahale edilmezse var olan toplumsal adaletsizlikleri derinleştirme potansiyeline sahiptir. Algoritmaların yanlılığı, işe alımlardan banka kredilerini puanlamaya, yargı kararlarından kamu hizmetlerine kadar her alanda ayrımcılığı kurumsallaştırabilir. Biz geleceğin arayışı içinde "algoritmik adalet" kavramını savunuyoruz. Bir makinenin verdiği karar, bir insanın yaşamını olumsuz etkiliyorsa, o kararın gerekçesi sorgulanabilir ve değiştirilebilir olmalıdır.
Eşitliğin, hakkın ve adaletin tesisi, teknolojik kazanımların bir azınlığın değil, tüm toplumun ortak mirası olarak görülmesiyle mümkündür. Yapay zekâ kaynaklı işsizlik risklerine karşı "dijital vergi" gibi mekanizmaların devreye alınması, elde edilen gelirin eğitim ve kamu refahına aktarılması, sosyal devletin yirmi birinci yüzyıldaki yeni görevleri arasında yer alamsı zorunludur. Bizler, yapay zekâyı halkın yararına bir araç olarak kodlamadığımız, tasarlamadığımız sürece, teknolojinin yarattığı refah, adaletsizliği ve eşitsizliği büyüten bir faktör haline gelecektir.
Şimdi şu soruyu kendimize soralım: Makinelerin insan gibi düşünebilmesi mi daha önemli, yoksa insanların teknolojiyi ortak bir etik ufuk etrafında yönetebilmesi mi? Yanıt açık: İnsanlığın geleceğini makinelerin hızı değil, siyasal olgunluğumuz belirleyecektir.
Yapay zekâ devrimi, bize "yeni bir düzen, siyasal sistem, dünya" anlayışını tartışma fırsatı sunuyor. Bu, yirminci yüzyılın merkeziyetçi, hantal ve özgürlükleri kısıtlayan yönetim modellerine bir dönüş değildir. Aksine, özgürlük ile eşitliği, bireysel yaratıcılık ile kamusal sorumluluğu harmanlayan çağdaş bir modeldir. Bu modelin temel taşları; bilginin demokratik yönetişimi, emeğin korunması, eğitimin özgürleştirilmesi ve adaletin algoritmaların ötesine taşınmasıdır.
Yapay zekâ artık bir kader değildir; bir tercihtir. Eğer teknolojiyi, insanlığın ortak bilgi mirası olarak görürsek, onu eşitsizlikleri değil, toplumsal refahı büyütmek için kullanabiliriz. Bugün yapılması gereken, teknolojiyi sadece mühendislerin teknik bir konusu olarak değil, toplumun geleceğini ilgilendiren siyasal bir mesele olarak ele almaktır.
Gazetelerin, üniversitelerin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin ortak gündemi, "yapay zekâ nasıl daha verimli olur?" sorusundan ziyade, "yapay zekâyı, nasıl daha adil, daha özgür ve daha demokratik bir toplum yaratmada kullanabiliriz?" sorusuna evrilmelidir.
Yapay zekâ çağında insan merkezli demokrasi, teknolojinin / yapay zekanın toplumun efendisi değil toplumun hizmetkarı olma misyonunu üstlenmelidir. Geleceğin toplumları, algoritmaların gücüne göre değil; o algoritmaları insan onuru, barış, dayanışma ve adalet çerçevesinde kullanabilme kapasitesine göre değerlendirilecektir. Bizler, bu teknolojik devrimi, insanlığın özgürleşmesi için büyük bir imkâna dönüştürebiliriz. Yeter ki makinelerin soğuk mantığına, insanın empatik ve demokratik vicdanını egemen kılabilelim.
Bugün Ankara’da veya dünyanın herhangi bir köşesinde, bu teknolojinin sadece kazananı değil, aynı zamanda yöneteni, denetleyeni ve yön vereni olmaya aday olan bizler; yani "halk, insan", yapay zekâ çağının gerçek mimarlarıyız. Teknoloji ilerliyor, peki ya biz? Biz de insanlığın ortak geleceği için bu siyasal olgunluğa, bu demokratik kararlılığa sahip miyiz? Yapay zekâ elbette birilerinin iddia ettiği gibi tarihin sonunu getirmeyecektir. Tarih, bu sorunun cevabını bugün verdiğimiz tercihlerle yazacaktır.

Okuma Önerisi: Yapay Zeka ve Kapitalizmin Geleceği, Nick Dyer Witheford vd.
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı