Daha önce birkaç kez yazdığımı hatırlıyorum. Dünya ve ülkemiz çok ciddi bir ekonomik krizin içinde debeleniyor. Bu krizden yakın ve orta vade de çıkılacak gibi de görünmüyor. Ekonomik kriz giderek derinleşiyor ve yapısal bir sürece doğru da evriliyor. İnegöl’de birçok işveren artık çeklerin döndüğünden, güven ortamının çok ciddi zedelendiğinden söz ediyor. Ekonomik alanda yaşanan bu kriz elbet bir gün biter ama daha büyük ve önemli, dünyayı ve İnegöl’ü tehdit eden başka bir kriz kapımızı çalıp duruyor. Birçoğumuz fark etmiyoruz.

Doğa, tarih boyunca insanlığın en büyük paydaşı olmuş, ancak son yüzyılda insan eliyle yaratılan “modernleşme” pratikleri, bu kadim ilişkiyi bir çatışma alanına dönüştürmüştür. Bugün “iklim değişikliği” ifadesi, karşı karşıya olduğumuz felaketin ağırlığını tarif etmekte yetersiz kalıyor. Bizler bir süreçten değil, bir iklim krizinden geçiyoruz. Atmosferin karbon dengesini bozan endüstriyel faaliyetler, fosil yakıt bağımlılığı ve ekosistemin tahribatı, sadece kutuplardaki buzulları değil, hemen yanı başımızdaki İnegöl’ün tarım arazilerini, su havzalarını ve yaşam kalitesini de tehdit ediyor.

Atmosferde biriken karbondioksit ve diğer sera gazları, dünyanın doğal bir “ısı kalkanı” olan sera etkisini tehlikeli bir boyuta taşıdı. Güneşten gelen radyant enerjinin (elektromanyetik dalgalar veya fotonlar aracılığıyla yayılan ışıma enerjisidir) bir kısmının uzaya geri dönmesini engelleyen bu gaz tabakası, yerküreyi devasa bir sera gibi hapsediyor. İnegöl’ün sanayi kimliği, üretim kapasitesinin yarattığı emisyon yükü ve genel endüstriyel ısınma, küresel bu tablonun yerel bir yansımasını oluşturuyor. Artan ortalama sıcaklıklar, sadece mevsim geçişlerini belirsiz kılmıyor; aynı zamanda biyolojik çeşitliliği yok ederek besin zincirinin en altından en üstüne kadar tüm ekosistemi sarsıyor.

İnegöl’ü Bekleyen İkli̇m Ve Su Kri̇zi̇ Ercan Eroğlu (1)

İnegöl, coğrafi konumu itibarıyla Karadeniz ve Akdeniz iklimlerinin geçiş noktasında yer alan, kendine has bir mikroklimaya sahip. Yaz aylarındaki sıcaklıklar ve kışın aldığı yağışlar, bu ilçenin tarımsal verimliliğinin temelini oluşturmuştur. Ancak, veriler ve gözlemlerimiz aynı şeyi söylüyor: Bu dengeler hızla bozuluyor.

Yıllık ortalama sıcaklıkların 12,4 °C olduğu bu bölgede, aşırı sıcak günlerin frekansı artıyor. Özellikle Ağustos aylarında kaydedilen 41,2 °C’lik rekor sıcaklıklar, artık “istisnai” değil, “olası” birer risk haline geliyor ( https://www.inegol.gov.tr/iklim ) . Kurak dönemlerin uzaması ve ani, yıkıcı sel baskınlarının artması, iklim krizinin İnegöl’deki en somut göstergeleridir. Tarımsal üretimi besleyen su kaynakları üzerindeki bu baskı, uzun vadede sadece verimlilik kaybına değil, sosyo-ekonomik bir krize de yol açma potansiyeli taşıyor.

Su Krizi Kapıda: "Su Zengini" Değiliz!

Türkiye genelinde olduğu gibi, İnegöl’de de suyun sonsuz bir kaynak olduğu yanılgısı, yerini “su stresi” gerçeğine bırakmak zorundadır. Su kaynaklarının havza bazlı yanlış yönetimi, yer altı suyu seviyelerindeki düşüşler ve sanayi-tarım dengesizliği, suyu stratejik bir güvenlik meselesi haline getirmiştir.

İnegöl gibi hem endüstriyel üretim gücü yüksek hem de tarımsal potansiyeli olan bir ilçede, su kullanımı sadece kişisel tasarruf meselesi değil, aynı zamanda endüstriyel bir sorumluluktur. Sanayi süreçlerinde suyun verimli kullanımı, atık suların geri kazanımı ve akıllı şebekelerin devreye alınması, krizin yönetilmesinde hayati öneme sahiptir. Ancak mevcut tablo, özellikle kuraklık dönemlerinin artışıyla birlikte su temininin önümüzdeki yıllarda daha sancılı olacağını işaret ediyor.

Bu krizden çıkış, sadece teknolojik çözümlere ya da bireysel çabalara hapsedilemez. İklim krizine karşı yürütülecek mücadele; eğitimden sanayiye, şehir planlamasından tarımsal üretime kadar her alanda radikal bir dönüşümü gerektiriyor. Hemen genel başlıklar altında neler yapılabiliri yazalım.

İnegöl’ü Bekleyen İkli̇m Ve Su Kri̇zi̇ Ercan Eroğlu (2)

Sürdürülebilir Sanayi: İnegöl sanayisi, “yeşil dönüşüm” ilkelerini benimseyerek karbon ayak izini minimize etmek zorundadır.

Tarımda Modernleşme: Vahşi sulama yöntemlerinden vazgeçilerek, damla sulama gibi su tasarrufu sağlayan teknolojiler teşvik edilmelidir.

Toplumsal Farkındalık: İklim krizinin bir “gelecek senaryosu” değil, bugün yaşanan bir “acil durum” olduğu gerçeği, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları tarafından toplumun her kesimine anlatılmalıdır.

Bizler, bu coğrafyanın emanetçileriyiz. Aşırı sıcaklara bağlı sağlık riskleri, kuraklığın tarımı kötü etkilemesi ve su kaynaklarımızın tükenme hızı, aslında bize doğanın bir uyarı çığlığıdır. Eğer bugün bu uyarıyı dikkate almazsak, yarın sadece bir iklim değişikliğiyle değil, geri dönüşü olmayan bir ekolojik yıkımla yüzleşeceğiz. İnegöl, bu dönüşümün öncüsü olabilir. Doğayla savaşan değil, onun ritmiyle uyumlanan bir üretim ve yaşam modeli, çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli mirastır. Unutmayalım ki, su hayattır; suyu korumak ise geleceği korumaktır.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]

Kaynak: gencgazete.net