Sosyal medyada bir paylaşım vardı, “saf” diye tanımladığımız bir köylü kardeşimize soruyor mahallenin kızı, “abi üzüldüğünde, kırıldığında yani, ağlar mısın, bağırıp çağırır mısın, ne yaparsın sen?” …

Cevap müthiş, ya da bana öyle geldi… Saatlerce ağlanır bu cevaba, ya da günlerce tefekkür…

“Hiç bişey yapmam, canuma çekerum oni”…

Bu cevaba neden duygulandım bu kadar, derinden etkileyen ne, söyleyeyim… Ben de öyleyim çünkü, çoğumuz öyle…

İnsan bu, üzülür, hiddetlenir, sinirlenir ve tepki verir, bazen aşırı bazen sessiz… Kırar döker, bağırır çağırır, ağlar belki… Belki şiddet, belki kavga sulh eder sinirlerini… Kimi kinlenir, kimi büyütür kafasında, misliyle karşılık verir fırsatı yakaladığında…

Bütün canlılar böyledir, fıtrat böyle çünkü… Travmaları vardır insanların fiziki yaralanmaların dışında, böyle adlandırıyor psikologlar… Anne karnından başlıyormuş bütün hikâye ve hatta ataların yaşantı ve travmaları yani kırgınlıkları, sirayet ediyormuş yavruya…

Karakteri, huyları, korkuları, kaygıları bütün bu ruh hali, (kimi anlık kimi süreçte) yaşadıkları ve soyundan getirdikleri ile şekilleniyormuş… Bu bilgiler, bu istatistikler ışığında tedavi ve iyileşme yöntemleri geliştiriyor, sosyal medyadan servis ediyorlar bunları…

O denli sulanmış ki konu, ayetlerle, hadislerle, dualarla, esma ve zikirlerle ambalajlayıp sunum yapıyorlar vatandaşa… Sosyal medya yıkılıyor, hacısı hocası, sakallısı, cüppelisi bi tarafından tutmuş, astroloğu, spiritüeli, psikoloğu, konuyla alakası olanı olmayanı, dindarı, dinsizi bu alanda ahkâm kesiyor…

Bir derde duçar olmuş insan medet arıyor, iyileşmek istiyor çünkü, neyi duysa sarılıyor, doğruluğunu güvenirliğini, ücretini sorgulamadan teslim ediyor kendisini… Sonrası… Hayal kırıklığı çoğu zaman…

Vücut hasta olur, kemik kırılır, beden darbelenir de, ya kendiliğinden, ya ilaçlarla, terapiyle, ameliyatla en kötü ampute olur da iyileşir insan…

Olmadı ölür, sonunda ölüm var zaten kısacık ömrün…

Ağrısı da acısı da hafifler fiziki yaranın ve geçer zamanla… Beyinde bir yerlerde, hafızada belki kalır bir eser o acıdan, gün gelir unutulur hatta, tedavisi mümkün yani…

Ses, görüntü, o ana/anlara ait bilgi, beyinde, oralarda bir yerde kayıtlı malum… Aniden hatırlarsın, günü, saati, saniyeyi hatta, en çok ta hissettiklerini…

Sahi “his” nereye kaydedilir, ya üzüntü, ya kırgınlık… Şu “gönül”, şu “can”, şu “yürek” nedir, nerededir?

Kırılan şey nedir, kırıldığında… Yanan neresidir aslında, canın yandığında… Yürek acısı neden benzemiyor, böbrek ağrısına…

Ve nerede kayıtlı kalır kalbin kırık halleri… Canına çektiğin hüzün, bir nefes gibi verilebilir mi tekrar geldiği yere…

Kırık kalp onarılır mi velhasıl, alçıya alınabilir mi mesela… Kime kırılır insan, kimden incinir, neye gücenir?...

Çok yakınına, çok güvendiğine, eşine, dostuna, kan bağıyla, duygu bağıyla bağlı olduklarına kırılır muhtemelen… Hayal kırıklığı, aldatılmış olma, hiç beklemediği bir davranıştır o gönlü kıran, inciten yüreği…

Anlatamazsın, yutkunursun, içine içine ağlarsın da söyleyemezsin, gösteremezsin kırılan yerini, kor gibi yanar da canın, “elle bak nasıl yanıyor” diyemezsin yakana…

En çok ta en sevdiğin yakar canını, ona incinir, ona kırılır yüreğin…

Bağırıp çağıramazsın, kırıp dökemezsin, kızarsın ah edemezsin, beddua gelir dilinin ucuna, kıyamazsın… Velhasıl kimseye anlatamazsın kırgınlığını, ona bile…

Allah’a havale edersin belki, kırık kalp Allah’a yakındır çünkü…

….

Milyon kere milyon kırıp kalp yatar şu kabirlerde, onarılmadan, tadil edilemeden defnedildiler, gıyabında helallikleri de alındı oysa…

Ben de, belki sen de o kırık kalple, yanık canla, o incinmiş yürekle, canına çektiklerinle göçeceğim, göçeceksin…

İmtihan ve hesap bu cihetten gelecek velhasıl, kırdığın kalp, kırdığın koldan daha kıymetliymiş göreceksin… Kalbi kırık olmak, kalbi kıran olmaktan yüceymiş bileceksin ayrıca…

Can yakma ama, canına çek sen, içine ağla… Böylesi daha erdemli, böylesi daha güzel…

​​YUSUF ŞEVKİ YÜCEL​

​​31.08.2026​ ​|​ ​[email protected]