Geçen gün eski Milli Eğitim Bakanı Ziya SELÇUK’un bir paylaşımına denk geldim sosyal medyada. Yaşlı bir ayakkabı boyacısıyla diyaloğunu anlatıyordu. İhtiyar boyacının renkli kıyafetleri arasında, sağında ve solundaki kediler dikkatini çekmiş, kedilerin uysallığı ve uyumlu hallerine nazire olarak bir fotoğraf çekme talebini iletmiş ve “Kedilerin sahipleri siz misiniz?” diye sormuş… Yaşlı adam müthiş bir cevap vermiş bakan beye… “Sahip olmak ne haddimize.. Kim bilir, belki onlar bizi sahiplendi.”

Sonra kendi iç muhasebesini yaptı Ziya bey… “Bir cümleyle boyumuzun ölçüsünü aldık, eğitim profesörlüğümüzü sıfırladı ihtiyar” diyerek hayıflandı…

Bende de ışıklar yandı bu vesileyle, eğitimci gözüyle, yılların memuru sıfatı ile, evli barklı halimle yeniden irdeledim çocuğa, insana, hayata, kainata ve hatta Allah’a dair bakış açımı...

“Bir kediyi sahiplenmek” sıradan, üzerinde durulmayacak sade bir cümleydi oysa. Takdir edilesi bir davranış, hatta tavsiye edilesi, örnek alınası bir tutum yani… Yüzeysel baktığımızda öyle de, insanın hadsizliğini ve genlerinde barındırdığı arızalı bir durumu gösteriyor hattızatında…

Doğada, tarlada, bahçede kendiliğinden yetişen otu “yabani ot” sayıp onunla mücadeleyi yasal ve ahlaki bularak, kendi domatesini, fasulyesini ekip hasat etmeyi planlayan insan aynı insan, kafa aynı kafa…

Allah’ın özene bezene yarattığı dünyanın, bu dünya içerisindeki herhangi bir karış toprağın, suyun, ağacın, herkese ait olması gereken herhangi bir varlığın “sahibi benim” diyebilmek nasıl bir cüret…

Yine lütfu ve keremiyle, dünyaya gelmesi elestte planlanmış bir canlıyı, evlat olarak ana rahmine düşüren, onun rızkına ve ömrüne kefil olan, buna mukabil ebeveyn olarak bize, o yavrunun kendi ihtiyaçlarını karşılayabileceği, kendi iradesini ve muhakemesini kullanabileceği çağa gelene kadar sahip çıkalım, koruyup kollayalım diye ona karşı sınırsız şefkat ve sevgi yükleyen Allah, nasıl davranmamızı bekliyor bizden?… Bizim genlerimizle dünyaya gelen yavrumuza nasıl muamele etmeliyiz ki hem fıtrata hem dine uygun olsun…

Bizim kültürümüzde evlat, sahip olunan mal, üzerinde hak iddia edeceğimiz bir ürün mesabesinde maalesef… Onun yaşantısından, hayallerine, yeteneklerinden, tercihlerine her şeyi dizayn etmeye meyilliyiz… Onun da bizim gibi bir dünya misafiri olduğunu, kendi hür iradesiyle tercihler yapma hakkı olduğunu, onun bizden çok farklı bir birey olduğunu kabullenemiyoruz... Bizim gibi düşünmeli, böyle yaşamalı ve bizim istediğimiz gibi olmalı, çünkü biz onun sahibiyiz ve biz ne dersek, o olmalı…

Daha bebeklikten karışıyoruz hayatına, istediğimiz kıyafeti giysin, arzu ettiğimiz gibi yaşasın, bizim gibi düşünsün, bizim gibi inansın, sorgulamadan teslim olsun otoriteye… Sistemin ve bizim kölemiz olsun, aykırı düşünmesin, muhalif hayaller görmesin çocuğumuz…

Biz onun sahibiyiz çünkü…

Evliliklerimiz de öyle, iki farklı dünyanın, iki aykırı kültürün, iki ayrı genomun insanı, seviyor, âşık oluyor birbirlerine ve evlilikle nihayetleniyor birliktelikleri, ne güzel… Sonra… Sonrası geçimsizlik, sonrası huzursuzluk çoğunlukla… Başlangıçta sevimli gelen aykırılıklar, farklı bakış açıları, zekâ ve yetenek uyumsuzlukları zamanla korkunç tahammülsüzlüğe dönüşüyor. Çünkü karşı tarafın değişmesini istiyor eşler zamanla. Kendisi gibi olması için mücadele ediyor her konuda, çünkü sahipleniyor ve sahip gibi davranıyor eşine/eşleştiğine…

Bizim kültürümüzde ayyuka çıkmış bir durum bu maalesef. Kadınlarımızda özellikle, kocalarını dizayn etme, onları sevk ve idare etme dürtüsü, sahip gibi davranıp sürekli engel koyma ve yönlendirme, yönetme içgüdüsü gittikçe daha da çekilmez oluyor…

Bu yüzden evlilikler pamuk ipliği üzerinde yürüyor, sahiplik kodlarıyla yetişen çocuklar, sahip gibi davranıyor, tahakküm hakkı olduğunu, karşı cinsin kendi dünyası, kendi zevk ve hobileri, hayalleri, hedefleri olabileceğini göz ardı ediyor… Birlikte bir hayat yaşama vizyonu, hayatları birleştirme mücadelesine dönüşüyor…

Sahip olma güdüsü her alanda arızalı, her alanda can sıkıcı… İşveren işçisine böyle davranıyor mesela, amir memuruna, üst astlarına, zengin fakire, güçlü zayıfa, etnik köken ya da ırk, din ve mezhep hepsi, hepsi… Aynı eşit haklarla geldiğimiz dünyada, şu kısacık ömrümüz, hep birilerine kul olmakla geçiyor… Hep birilerinin ihtiras ve keyfi için yaşamakta ve hatta ölmekteyiz…

Milyon yıldır bu böyle, sahipler ve köleler var, sahiplerin de sahipleri, kölelerin de köleleri hakeza…

Oysa tek gerçek sahibimiz var ve O’nun katında tek üstünlük, takvamızda…

Ezcümle,

Bize bahşedilen her türlü nimet, mal, mülk, para, evlat, eş, arkadaş, makam, statü ve ilim, sorumluluğumuzu artırır sadece…

Hesabımız bize verilenler ile, kime ve ne hakla üstünlük tasladığımız üzerinden, hatta gerçek sahibimiz olan Allah’a şirk ten olacak, maazallah…

​​YUSUF ŞEVKİ YÜCEL​

​​13.07.2026​ ​|​ ​[email protected]