- Aloo, salamun aleyküm Yusuf hocam, nasılsınız?

- Aleykümselaam, bu günümüze şükür kuzum, sen nasılsın? Kusura bakma sesinden tanıyamadım. Malum yetmişi devirdik, unutkanlık ta had safhada, mazur gör…

- Hocam birlikte çalıştık, okul müdürümüzdünüz, çok keyifle andığım birkaç yıl, bir ömür anlattığım güzel hatıralar biriktirdim sayenizde. Mesela, çok güzel bir takım elbise almıştınız, güzel bir kombin yapmıştınız kendinize, şık giyinirdiniz doğrusu yakışırdı da… Okulun giriş katında nöbetçiydim, siz geldiniz dışarıdan. Takılayım dedim, “müdürüm çok şıksınız, hele kravatınız yakıyor” dedim. Pembe bir kravat, kırçıllı, çok zarif, marka bir şeydi…

Uzandınız kravatıma, usulca gevşetip çıkarttınız, sonra kendinizinkini çıkartıp yakama taktınız, benimkini de kendinize… “Şimdi daha güzel oldu” deyip gittiniz… Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim. Hem şaşırdım, hem kıvandım hem çok mutlu oldum… Buradan hatırlarsınız beni. O gün bu gün saklıyorum ve en özel günlerde takıyorum o kravatı…

Yine bir gün ilk dersime gecikmişim, neredeyse yirmi dakika geçmişti okula girdiğimde. Hızlıca sınıfa çıktım, kapı kapalıydı ve içeride biri ders anlatıyordu, programıma birkaç defa baktım, dersim başka bir sınıfta mı diye, o sınıf gözüküyordu… Kapıyı çalmak işime gelmedi, öyle tereddütle açtım kapıyı. Siz vardınız kürsüde, pür dikkat dinliyordu çocuklar. Tahtaya benim anlatmayı planladığım konuyu yazmış, o konu üzerinde mütalaa ediyordunuz. Ben mahcup, siz şefkatle baktık birbirimize… “Buyurun hocam, ders sizin. Fırsattan istifade biraz sohbet ettik çocuklarla” dediniz, elimi samimiyetle sıkıp çıktınız… Bu konu hiçbir yerde açılmadı tarafınızdan, ben ise aldım dersimi, mesaime ve ders saatlerime titiz davranırım o gün bu gün…

  • Hatırladım, kıymetlim, güzel kardeşim. Çok gençtin, çiçeği burnunda bir öğretmendin, bekârdın üstelik, sabah sesleyecek biri de olmayınca evde geç kalmışsın demek ki…

Ben de bir güzel hatıra anlatayım o zaman. Bakanlık müfettişleri gelmişti okulumuza, kalabalık bir teftiş ekibi.. İlk gün çok stres yaptırdılar bana ve tüm arkadaşlara… Onu getir, bunu getir diyerek soğuk bir hava estirdiler… Ben öğretmen arkadaşlarımdan, idari personelimden ve rutin işlerimizden emindim de, ilk defa karşılaştığımız bir durum olması hasebiyle tedirgindim… Bir grup idareyi denetleyip, diploma defterleri, sınıf geçme defterleri, not fişleri, yoklamalar, muhasebe ve diğer yazışmaları incelerken, diğer grup öğretmenlerin derslerine giriyor, günlük ve yıllık planlarını titizlikle inceliyordu…

İkinci gün pek sakindiler, neredeyse çay ve sohbetle geçti günümüz, sevimli, babacan bir tavra büründüler… Bu durum normal miydi bilemedim, üçüncü dördüncü gün de böyle geçti… Başmüfettiş, oldukça yaşlı ve sert mizaçlı biriydi, çekinerek yanına vardım, “efendim özel bir soru sorabilir miyim, teftiş konularının dışında” dedim. “Müdür bey buyur, rahat ol, ne istersen sor” dedi..

Memuriyetimin on ikinci yılındayım, daha önce de vekâleten müdürlük te yaptım doğuda, ancak hiç bakanlık müfettişi görmedim. Eksiğimiz vardır amma, ihmalimiz ya da kastımız yoktur, bilesiniz. Kusurlarımızı tek tek söyleyeceksiniz muhakkak, afili bir rapor da hazırlayacaksınız hakkımızda… Benim merakımsa başka. Türkiye’nin her yerine, binlerce okula gidiyorsunuz ve kıyaslama şansınız var. Ben okul müdürü olarak kendi yetenek, beceri ve tecrübelerimle bir şeyler planlıyor, devletin istediği, bakanlığın arzu ettiği şekliyle okulumu idare etmeye çalışıyorum. Okulumuz, en mükemmel yönetilen okullara göre sizin gözünüzle hangi sıradadır. Durumumuz nedir, bunu öğrenebilir miyim? dedim.

Elini omuzuma koydu, babacan bir tavırla, “güzelsiniz, çok iyisiniz, merak etme” dedi…

“Biz her gittiğimiz okulda en başta üç şeye dikkat kesiliriz. Birincisi, teneffüs zili çalmasına birkaç dakika kala koridorda bekleriz. Zil çaldığı anda sınıflardan çocukların nasıl çıktığına bakarız. Çocuklar sakince çıkıyorsa, “o okulda huzur var” deriz. Hangi sınıftan kaçar gibi çıkıyorlarsa, o sınıfta, o dersin öğretmeninde eksiklik var, anlarız…

İkincisi, sınıflarda sıraların üstleri çizilmiş, karalanmışsa, o sınıflarda genel bir huzursuzluk, mutsuzluk olduğunu anlarız… Üçüncüsü, koridorlar, okulun geneli ve hatta öğrenci ve öğretmenlerin tuvaletlerinden kötü kokular yayılıyor mu dışarıya… Eğer mis gibi kokuyorsa atmosfer, bu okulda sahiplenme var, takım çalışması ve temizlik kültürü var, bunu anlarız…

Daha ilk günden, bu tespitlerimizden beraat ettiniz siz zaten. Güzel bir okulsunuz, mükemmel bir arkadaşlık ve takımdaşlık var bu okulda... Müfredat, neredeyse mükemmel işleniyor ve sosyal etkinlikler fazlasıyla yapılıyor, bunu fark ettik…” dedi… Birkaç gün sonra değerlendirme toplantısı yaparak tebrik etmişlerdi bizi. Birlikte başardık tüm bunları…

  • Evet hocam çok güzel projelerimiz vardı, o dönemin şartlarında, “Empati Günü” yapardık her sene, hatırlarısınız. Bir günlüğüne okulu öğrenciler yönetiyor, dersleri onlar anlatıyor, memurundan hizmetlisine, müdüründen, yardımcısına herkes yerini seçtikleri öğrencilere devrediyor, kendisi o sınıfta ders dinliyor öğrenci gibi. Öğrenci üniforması bile giyiyorduk… Çok keyifliydi..

Hatta aynı projeyi velilere uygulamıştık hatırlayın. “Veli Empati Günü” diye… Bir günlüğüne veliler geliyordu okula, çocuklarının yerine. Onlara uygun ders programı yapıyorduk sabahtan akşama. “İlk Yardım”, “Ergenle İletişim”, “Çocuk Yetiştirmede Doğru sanılan Yanlışlar” gibiydi derslerimiz… Çocuk evde annesinin işini yapıyor, anne baba birlikte okulda geçiriyordu vakitlerini. Aileler tanışıyor, öğretmenlerle daha samimi ortamlar oluşturuyordu veliler…

“Türkü Günleri Ses Yarışması” yapıyorduk her yıl. Sene başında seçmeler ve ön elemeler oluyor, seçilen yirmi küsur öğrenci yıl boyunca çalıştırılıyordu müzik öğretmenlerimizce… Bütün İnegöl okulları katılıyordu ve senenin sonunda akademisyenlerden oluşan bir jüri karşısında, muhteşem bir yarışma ve konser programı düzenliyorduk. O yarışmaya katılan ve derece alan çocuklarımız birer müzik öğretmeni şimdi…

Tasarımı ve dizaynını yaptığınız ”Beşinci Mevsim” diye mükemmel bir dergimiz vardı, yılda iki kez çıkarttığımız, öğrenci ve öğretmenlerin edebi eserleri vardı içinde… Aynı şekilde haftalık “Ajans Lise” isimli bir gazete çıkartmıştık, yerel gazete gibiydi gerçekten…

Daha anlatacak ne çok hatıra var kıymetli hocam, yordum sizi hakkınızı helal edin… Yine ararım, uğrarım hatta daha çok konuşuruz. Allah uzun ömür versin, hürmet ediyorum…

  • Berhudar ol kıymetlim, çok mutlu ettin… Arayan soran olmuyor pek, hele dinleyen, hikâyemize tahammülü olan kalmadı kuzum… Yetmişi geçince malum, muhabbetimiz prostat, şeker, tansiyon… Araya vefa soktun, araya hatıra koydun sen. Var olasın kuzum… Bir köroğlu, bir ayvaz ölümü beklerken, eskiye bir pencere açtın, hatırlayanın çok olsun… Hatırımı saydın ya Rabbim senin de hatırını yapsın…

    ​​YUSUF ŞEVKİ YÜCEL ​​
    30.06.2026​ ​|​ ​[email protected]