DSÖ, yani Dünya Sağlık Örgütü bir hususta karar alıyor ve tüm dünyaya, dayatma yapıyorsa ve hükümetler de bu konularda kanun çıkartıyor, ısrarla takip ediyorsa bende acayip kıllanıyorum…

Nerden çıktı bu şimdi diyebilirsiniz, dilim döndüğünce ağyara da dokunmadan izah edeyim…

Dünyada geleneksel tıp-modern tıp çatışması var bilirsiniz, yüzlerce yıldır böyle… Kadim Anadolu tıbbı, Uzakdoğu ve Çin tıbbı, şifalı bitkiler, yağlar, kokular, aromatik ve mineralli sular, hacamat, sülük ve akupunktur, masaj benzeri uygulamalar, bedeni rahatlatıcı, sakinleştirici, beyni rehabilite eden yöntemler, sinirlere, ve hatta hücre içerisine nüfuz eden takviyeler, değişik detoks ve boşaltım uygulamaları, vücudun direncini ve bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler, egzersizler, tek öğün, karbonhidratsız, proteinli, düşük kalorili, kan grubuna göre vs beslenme diyetleri, aralıklı oruçlar, uzun süreli açlıklar, su orucu gibi yöntemler… İnsan anatomisini, doğasını, kimyasını, metabolizmasını ve psikolojisini keşfetmiş şifacı filozofların günümüze taşıdıkları uygulamalar bunlar…

Kimi el altından, kimi anonim yöntemlerle, kimi Tarım bakanlığının onayı (ilaç takviyesi adı altında) ile satılıyor, hizmet olarak sunuluyor… Korkunç bir ekonomi dönüyor bu alanda ve kayıt dışı ekseriyeti…

Diğer tarafta modern tıp… Ortodoks tıbbı ya da Rokefeller finanslı tıp yani… Birinci ve ikinci dünya savaşlarının silah tüccarlarının kurduğu ilaç ve kimya şirketleri… Bunlar aşı da üretiyor, ilaç ta üretiyor, tıbbi cihaz ve makine de üretiyor, gıdaların genetikleriyle de oynayan onlar, gdo’lu tohumları, gübre ve pestisitleri de üreten onlar… Fakir ülkelere ücretsiz süt, aşı ve gıda maddelerini vakıfları aracılığıyla gönderip kobay olarak kullanan da onlar…

Kimyasal ilaçlar modern tıbbın olmazsa olmazı, kimi anlık, kimi kısa süreli, kimi uzun süreli tedavilerde kullanılıyor, başarılı da oluyordur lakin etken maddenin vücutta bıraktığı hasar, yani yan etkiler zamanla başka sorunlara yol açıyor... Sonrası malum, yeni hastalıklar için başka ilaçlar, onların tetiklediği başka hastalıklar… Hastalığın kök sebebi bertaraf edilmiyor, palyatif tedaviler sunuluyor çoğunlukla…

Aşılar, ah aşılar… Mikrobu, bakteriyi, virüsü üretenler, aşının sponsorları… Maskeydi, hijyendi, sosyal mesafeydi, maymuna çevirdiydiler bizi… Aşıları denemişler meğer üzerimizde, BİONTEC en iyisiymiş, m-rna üzerinden şeyediyormuş… Tecrit, tehdit, yarım günde bir kutu ilaç, olmadı entübe, sonrası “covitten gitti”…

“Hocam aşı şart mı?”, “şart tabi”… “Niye hocam?”… “Vücut virüsü tanıyor, ona karşı antikor üretiyor, böylece bağışıklık kazandırıyor”…“Hmmm, peki ikinci, üçüncü doz niye?” “Ya arkadaş cahil cahil konuşma, varyant duymadın mı sen, mutasyona uğruyor ya virüs, o bakımdan oluyor işte”

“Onu anladım da mutasyona uğrayan virüs için niye ilk aşıyı dayıyorsunuz yine, onu anlamadım”… “Şey, eee, şey…”

Aşılar üzerine sohbet bu minvalde, DSÖ “ol” dedi olduk, “öl” dedi ölüyoruz… Biontec aşılarının kalp zarı iltihabı yaptığı, buna bağlı kalp krizlerinin arttığı, tespitli tescilli yayınlandı bilimsel makalelerde… Yargılanıyorlar Alman mahkemelerinde…

Geçelim…

Kanser örneğin… Teşhis, kimyasal ilaçlar, cerrahi müdahale, kemoterapi ve ölüm… Süreç böyle işliyor modern tıpta….

“Hocam ne kadar yaşar? Diyorsun, “evresine, metastaz durumuna göre üç ay, beş ay filan… “Bitkisel ilaç bişey kullansak, ısırgan diyorlar, pelin otu iyiymiş”.. Fırçayı yiyorsun cümle bitmeden…

Parkinson, “ bu hastalıkta beyin hücreleri ölür, ve yeni hücreler de üretilmez bir daha, dopamin üretimi durur, buna bağlı olarak hareketler yavaşlar, zamanla iyice kısıtlanır. Bu ilaçlarla dışarıdan veriyoruz dopamini ve hastalık ilerledikçe de dozu artırıyoruz. İyice ilerlemiş hastalara beyin pili takılıyor, böylece devam ediyor tedavi” diye tarif ediyor bu işin profesörü…

“Başka çare yok mu diyorsun, alternatif tıp, bitkisel ilaçlar kullansak… Bakla dopamin deposuymuş, “aslan yelesi mantarı” beyin ve sinir hücrelerini yeniliyormuş mesela, öyle duyduk, okuduk”… Hiddetleniyor “bunlar şaklaban” diye kestirip atıyor…

“ Ümit veriyorlar hocam, ümit mutlu eder, dopamin mutluluk hormonu değil mi?... Pratisyen hekimler de aynı ilaçları veriyor ve tedavisinin olmadığını söylüyor, oysa siz bu konuda otoriteymişsiniz, farklı bir cümleniz olmalı, ümit vermeli değil misiniz, yakın gelecekte şöyle gelişmeler olacak merak etme filan diyemez misiniz?… Teşhis aynıysa tedavi de aynıysa, normalin üç katı muayene ücretini niye alıyorsunuz?”

Tümden reddetmiyorum ama kuşkuluyum, her insanın metabolizması, kimyası, beyni, bağırsağı, bağışıklık sistemi, kas kitlesi ne bileyim hiçbir şeyi aynı değilse; tansiyon değeri, şeker değeri bilmem ne değeri neden standart olsun, aynı rahatsızlığın tedavisi aynı reçeteyle nasıl olabilir anlayamıyorum…

Modern tıp geleneksel olana niye bu kadar antipatik, niye analiz yapıp birlikte çalışmazlar… En azından doktorlar alternatif bir çözüm, ikisi, üçü bir arada bir çare neden üretmezler…

Var böyle çalışan, böyle çalıştığı için malum çevrelerce itilip kakılan… Oytun Erbaş mesela olağanüstü tespitleri var, çevremizden İnegöl’den bildiğim Ergün Yıldız var mesela, anlatmıştım daha önce…

Yakın zamanda tanıdığım ve tanımakla bahtiyar olduğum biri daha var..

Tekirdağ’da merkeze yakın bir yerde NÖRALP AKADEMİ isimli kliniği var, villa formatında, temiz, tertipli, nezih, huzurlu bir ortam, güleryüzlü, sempatik çalışanlarıyla hizmet veriyor Doc. Dr. Recep Alp… Donanımlı bir doktor, özgüvenli, sakin, telaşsız… Nörolog kendisi ama Çin tıbbını, kadim geleneksel tıbbı öğrenmiş ayrıca, akupunkturla başlayıp, bitkisel takviyelerle devam ediyor, Parkinson, alsaimer vb bütün beyin ve sinir hastalıklarına derman oluyor… Çok yönlü tedavi yöntemleri var, beyin hücrelerinin yenilenebildiğine inanıyor, tedavi mantığı da ona yönelik…

“İyileşmeye hoş geldiniz” yazıyor duvarında…

Ezcümle: Osmanlı “şifahane” demişti modern tıbbın “hastahane” dediği mekânlara… Kelime değişince bakış açısı da değişiyor demek ki… Doktor vaaar, doktor var bir de… Kimi ezberci, teslim olmuş Ortodoks, tıbbına, kimi araştırmış, analiz yapmış aşmış kendini… Kimi kibir abidesi, kimi alçakgönüllü, mahcup, şifada aracı olduğunun farkında…

YUSUF ŞEVKİ YÜCEL

24.02.2026 | [email protected]