Beki̇r Aydoğan 2000 Yillik Soru Gençgazete

SATOR: İnsanlık bilgiyi mi şifreledi, yoksa kendini mi? Bir duvar düşünün... Yaklaşık iki bin yıl önce bir insan, eline bir keski aldı. Duvara beş kelime yazdı:

S

A

T

O

R

A

R

E

P

O

T

E

N

E

T

O

P

E

R

A

R

O

T

A

S

Sonra muhtemelen çekip gitti. Belki bunun iki bin yıl sonra insanların kafasını kurcalayacağını hiç düşünmedi. Belki de tam tersini yaptı. Belki de anlaşılmamak için anlaşılması zor bir şey bıraktı. Bugün bu kareye SATOR Karesi deniyor. Ve hâlâ tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz.

İlk bakışta sıradan beş Latince kelime görüyorsunuz. Ama işin içine biraz dikkatle baktığınızda tuhaflık başlıyor. Kelimeleri yalnızca soldan sağa değil, yukarıdan aşağıya da okuyabiliyorsunuz. Üstelik ters yönde de. Yani kare, kendi içinde bir ayna gibi çalışıyor. Bir yönden okuyorsunuz... Başka bir yönden okuyorsunuz... Yine aynı yapıyla karşılaşıyorsunuz. Buna palindrom deniyor.

Fakat burada yalnızca kelimeler değil, bütün düzen bir simetri oluşturuyor. Cambridge'deki Magdalene College'ın aktardığı gibi, SATOR karesi beş harflik kelimenin iki boyutlu bir palindromudur. (Palindrom: Düzden okunuşu ile tersten okunuşu aynı olan sözcük, cümle veya sayılara denir.)

İşte insanlığın yaklaşık iki bin yıldır çözemediği mesele tam burada başlıyor: Peki bunu yapan insan ne anlatmak istiyordu? En meşhur yorumlardan biri kabaca: “Sower Arepo holds the wheels with effort.” Yani yaklaşık olarak: “Ekici/çiftçi Arepo, tekerlekleri emekle tutar.” Fakat burada bile sorun bitmiyor. Çünkü AREPO kelimesinin ne olduğu konusunda kesinlik yok. Bir isim mi? Özel bir ad mı? Başka bir dilden gelen bir kelime mi?

Yoksa başlı başına anlamı olmayan, kareyi oluşturmak için seçilmiş bir kelime mi? Bilim insanları yüzyıllardır bunu tartışıyor. SATOR karesi üzerine çok sayıda teori ortaya atılmış olmasına rağmen kökeni ve amacı konusunda kesin bir uzlaşma bulunmuyor. Ve bence işte tam burada SATOR, eski bir duvar yazısı olmaktan çıkıyor. İnsan zihninin hikâyesine dönüşüyor.

Çünkü insan, anlam bulmaya bayılır. Bir şekil görür... Bir anlam arar. Bir tesadüf görür... Bir bağlantı kurar. Gökyüzünde yıldızları birleştirip takımyıldızlar oluşturur. Bulutlarda yüzler görür. Rastlantılarda kader arar. Bir kelimenin içinde gizli mesaj olduğuna inanır. Bazen gerçekten bir anlam vardır. Bazen yoktur. Ama insan zihni, belirsizliğe uzun süre dayanamaz. Boşluğu bir anlamla doldurur.

SATOR'un belki de asıl gizemi burada. İki bin yıl önce biri bu kareyi yaptı. Bugün biz hâlâ onun ne demek istediğini çözmeye çalışıyoruz. Fakat 2026 yılında başka bir şey yapıyoruz: Bilmediğimiz şeyleri artık kendimiz çözmeye çalışmıyoruz. Google'a soruyoruz. Yapay zekâya soruyoruz. Sosyal medyaya soruyoruz. Bir başkasının yorumunu alıp doğru kabul ediyoruz. Ve belki de çağımızın en büyük paradoksu burada: “Bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakınız; fakat doğru anlamı bulmak konusunda hâlâ iki bin yıl önceki insan kadar şaşkınız.”

Bugün telefonlarımızda milyarlarca bilgi var. Bir tuşa basıyoruz, Roma'nın tarihini öğreniyoruz. Bir başka tuşa basıyoruz, Antik Mısır'a gidiyoruz. Bir başka tuşla dünyanın öbür ucundaki bir üniversitenin dersini izliyoruz. Yapay zekâ birkaç saniyede bize yüzlerce sayfalık metin hazırlıyor. Ama... Bilginin çoğalması, anlayışın çoğalması anlamına geliyor mu? İşte bundan açıkçası hiç emin değilim.

Türkiye'ye bakalım. Biz de aynı çağın içindeyiz. Çocuklarımızın elinde dünyanın en büyük bilgi arşivi var. Ama çocuklarımızın gerçekten merak ettiği şeyi bulabiliyor muyuz? Onlara sürekli cevap veriyoruz. Peki soru sormayı öğretiyor muyuz?

Çünkü SATOR karesini iki bin yıl sonra hâlâ konuşmamızın nedeni, birilerinin bir zamanlar “Acaba bunun anlamı ne?” diye sormuş olması.

Bilim, merakla başlar. Medeniyet, soru sormakla başlar. İcatlar da... Felsefe de... Sanat da... Hatta bazen bir ülkenin geleceği bile... Bir çocuğun sorduğu küçücük bir soruyla başlar.

Türkiye'nin en büyük sorunlarından birinin bilgi eksikliği olduğundan emin değilim. Belki asıl sorunumuz merak eksikliği. Çünkü bilgi satın alınabilir. Kitap satın alınabilir. Bilgisayar satın alınabilir. Laboratuvar kurulabilir. Yapay zekâ kullanılabilir. Ama merak satın alınamaz. Merak ettiremezseniz çocuk araştırmaz. Araştırmazsa üretmez. Üretmezse başkasının ürettiğini kullanır. Sonra da yıllar sonra şu soruyu sorar: “Biz neden yapamıyoruz?”

SATOR'un bir başka ilginç tarafı daha var. Kare, Roma dünyasında ortaya çıkıyor. En eski bilinen örnekler Roma öncesine dayanıyor ve bunların bazıları MS 62'deki depremden bile önceye tarihleniyor. Yani SATOR, MS 79'da Vezüv'ün patlamasıyla şehrin kül olmasından önce zaten oradaydı.

Düşünün... Bir insan bir duvara beş kelime kazıyor. Aradan yıllar geçiyor. Şehir yok oluyor. İnsanlar ölüyor. Evler kül altında kalıyor. İmparatorluklar değişiyor. Diller değişiyor. Dinler değişiyor. Sınırlar değişiyor. Ama o beş kelime kalıyor. İnsan gidiyor. Soru kalıyor. Belki de insanlığın en büyük mirası budur. Cevaplar değil... Sorular.

Bugün biz her şeyi bilmek istiyoruz. Hemen. Şimdi. Tek tıkla. Bir sorunun cevabını bulamazsak huzursuz oluyoruz. Oysa bazı soruların yüzyıllarca cevapsız kalması da insanlığın ilerlemesinin bir parçasıdır. Çünkü cevap bulunamadığında araştırma devam eder.

Araştırma devam ettiğinde yeni sorular doğar. Yeni sorular doğduğunda yeni bilgiler ortaya çıkar. Belki de SATOR'un bize bıraktığı en büyük miras, çözülememiş olmasıdır.

Bir de şu ihtimali düşünün: Ya SATOR'un kesin bir anlamı hiç olmadıysa? Ya onu yazan kişi yalnızca zekâsını göstermek için böyle bir kelime oyunu yaptıysa? Ya ortada bizim bugün aradığımız büyük sır hiç yoksa? Bu ihtimal bile çok şey anlatıyor. Çünkü biz iki bin yıl sonra hâlâ ona bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Belki de sorun SATOR'da değil. Bizde.

İnsan, anlamsızlığa tahammül edemiyor. Her şeyin bir nedeni olsun istiyor. Her olayın arkasında bir plan arıyor. Her tesadüfü bir işaret kabul ediyor. Her bilinmeyene bir cevap bulmak istiyor.

Belki bu yüzden SATOR karesi yalnızca bir arkeolojik gizem değildir. Bir aynadır. İki bin yıl önce bir insanın duvara bıraktığı beş kelimeye bakıyoruz. Ve aslında kendi zihnimizi görüyoruz. Çünkü biz de hayatımız boyunca aynı şeyi yapıyoruz: Parçaları birleştiriyoruz. Anlam arıyoruz. Korkuyoruz. Merak ediyoruz. Tahmin ediyoruz. Yanılıyoruz. Sonra yeniden soruyoruz.

Bugün yapay zekâya soruyoruz: “Bunun anlamı ne?” Yarın belki yapay zekâ bize daha da fazla cevap verecek. Ama asıl mesele cevapların çoğalması değil. Doğru soruyu sormayı kaybetmemek. Çünkü insanlığı mağaralardan laboratuvarlara getiren şey, hazır cevaplar değildi. Meraktı. “Bu nedir?” “Nasıl çalışıyor?” “Daha iyisi yapılabilir mi?” “Ya şöyle olsaydı?” “Peki neden?”

İki bin yıl önce biri bir duvara beş kelime bıraktı. Biz bugün hâlâ o duvara bakıyoruz. Belki o insanın bize bıraktığı mesajı hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Ama belki de bilmemiz gereken başka bir şey var. “Medeniyetler, cevaplarını kaybettiklerinde değil; soru sormayı bıraktıklarında çöker.”

SATOR'un sırrı belki kelimelerin içinde değildir. Belki sırrı, bizi iki bin yıl sonra hâlâ düşündürebilmesindedir. Ve şimdi... Telefonunuzu bir anlığına bırakıp kendinize şu soruyu sorun: “Ben bugün gerçekten neyi merak ediyorum?” Çünkü belki de geleceğin Antikythera Mekanizması, geleceğin SATOR karesi... Şu anda bir çocuğun zihninde doğmak üzere. Yeter ki o çocuk soru sorduğunda ona: “Boş ver, bunun ne önemi var?” demeyelim.

BEKİR AYDOĞAN