Bazı kitaplar vardır… Okursunuz ve biter. Bazı kitaplar ise bitmez. Sayfasını kapattığınız hâlde zihninizde yaşamaya devam eder. Yıllar geçer, dünya değişir, teknoloji ilerler, şehirler büyür, insan Ay’a gider, Mars’a araç gönderir… Ama o kitabın binlerce yıl önce sorduğu bir soru, bir gün yeniden karşınıza çıkar: “İnsan, bilmesi gerekenden fazlasını öğrendiğinde ne olur?” (Bende soruyorum ki; İnsan bilmesi gerekenden fazlasını öğrenebilir mi?)

İşte Hanok Kitabı tam da böyle bir metindir. Ve belki de onu bugün yeniden ilginç kılan şey, anlattığı göksel varlıklar değil… İnsanlığın bilgiyle, güçle ve sınırlarla kurduğu ilişki.

Hanok Kitabı, Yahudi geleneğinin en eski apokaliptik (kıyametle, dünyanın veya insanlığın sonunu getirecek büyük felaketlerle ilgili olan) metinlerinden biri olarak kabul edilen, günümüzde özellikle 1. Hanok adıyla bilinen metinler bütünüdür. Metnin en çarpıcı bölümlerinde “Gözcüler” olarak anlatılan meleklerden söz edilir. Bu varlıkların insanlarla ilişki kurduğu, insanlara çeşitli bilgiler öğrettiği ve bunun sonucunda dünyanın düzeninin bozulduğu anlatılır.

Azazel adı verilen figürün insanlara savaş araçları, silahlar ve çeşitli zanaatlar öğrettiği; başka Gözcülerin de insanlara farklı bilgi ve sırları aktardığı anlatının merkezindedir.

Sonuç? Bilgi artar. Güç artar. Ama insanın ahlakı aynı hızla gelişmez. Ve işte felaket burada başlar. Hanok'un hikâyesindeki en dikkat çekici fikirlerden biri budur: Sorun bilgi değildir. Sorun, bilginin ahlaktan kopmasıdır.

Şimdi bir an için Hanok Kitabı'nı kapatalım. Gökyüzüne bakalım. Melekleri, devleri, gizemli varlıkları bir kenara bırakalım. Ve 2026 yılının dünyasına bakalım. Yapay zekâ birkaç yıl önce yalnızca bilimkurgu filmlerinin konusu olan şeyleri yapabiliyor. Genetik bilim insanın yaşamına daha önce hiç olmadığı kadar müdahale edebilecek seviyeye geliyor. Nükleer silahlar bir düğmeye basılması kadar basit bir emirle insanlığın geleceğini tehdit edebilecek kapasitede. İnsan beynini taklit eden makineler yapıyoruz.

Dünyanın yörüngesine binlerce uydu yerleştiriyoruz. Bilgiyi saniyenin milyarda biri kadar sürede dünyanın öbür ucuna gönderebiliyoruz. Fakat aynı insanlık hâlâ savaşları durduramıyor. Hâlâ açlık var. Hâlâ çocuklar savaşların altında kalıyor. Hâlâ insanlar sahip oldukları güç kadar sorumluluk sahibi değiller. Yani Hanok'un hikâyesindeki temel çelişki hâlâ karşımızda: Bilgi büyüyor. Güç büyüyor. Ama insanın vicdanı aynı hızla büyüyor mu? (Özellikle itrail denilen ülkenin yaptıkları…)

Bence Hanok Kitabı'nı korkutucu yapan şey “devler” değildir. Asıl korkutucu olan, kitabın bize söylediği şu ihtimaldir: İnsan, kendisine verilen gücü taşıyabilecek ahlaka sahip değilse, bilgi bir nimet olmaktan çıkıp felakete dönüşebilir. Bugün yapay zekâya bakın.

Yapay zekâ iyi insanların elinde hastalıkların teşhisinden eğitime, bilimden mühendisliğe kadar insanlığın önünü açabilecek olağanüstü bir araç olabilir. Ama kötü niyetli insanların elinde? Sahte görüntüler… Sahte sesler… Manipülasyon… Dolandırıcılık… Savaş teknolojileri… Toplumların düşüncelerini yönlendirme… İşte Hanok'un binlerce yıl önceki sorusu burada yeniden karşımıza çıkıyor: “Bilmek başka şeydir, bilginin sorumluluğunu taşımak başka.”

Şimdi asıl soruya gelelim. Hanok'un Gözcüleri bugün dünyaya inseydi onları nerede arardık? Gökyüzünde mi? Tabi ki de hayır. Belki onları laboratuvarlarda arardık. Belki teknoloji şirketlerinin toplantı odalarında… Belki silah fabrikalarında… Belki devletlerin kapalı kapılar ardındaki karar masalarında…

Belki milyarlarca insanın davranışlarını analiz eden dev veri merkezlerinde… Belki de cebimizde taşıdığımız telefonların içinde. Çünkü bugün “bilgiye sahip olmak” artık başlı başına bir güç. Bir insanın ne düşündüğünü ne satın aldığını, neyden korktuğunu, neye inandığını, hangi habere tepki verdiğini, hangi görüntüye baktığını, hangi kelimeleri aradığını bilen kişi… Aslında o insan hakkında olağanüstü bir güce sahip demektir. Hanok'un çağındaki insan için göksel sırlar neyse, bizim çağımız için veri odur. Ve veri, çağımızın yeni gücüdür.

İşte burada Hanok Kitabı'nı yalnızca uzak bir coğrafyanın, uzak bir çağın hikâyesi olmaktan çıkarıp kendi ülkemizin aynasına tutabiliriz. Türkiye'nin de bugün karşı karşıya olduğu mesele aslında aynı insanlık meselesidir: Bilgiye ne kadar sahibiz ve o bilgiyi ne kadar doğru kullanıyoruz? Teknoloji üretiyor muyuz? Evet. Yapay zekâ kullanıyor muyuz?

Evet. Savunma sanayiinde, yazılımda, mühendislikte, enerjide, sağlıkta ve birçok alanda ciddi bir birikim oluşturuyor muyuz? Evet. Ama mesele yalnızca teknoloji üretmek değildir. Asıl mesele şudur: Bu teknolojiyi hangi ahlakla kullanacağız? Biz bunu ASIRLARDIR köklü Medeniyetimiz sayesinde biliyor ve her devrin o günkü şartlarının çok üstünde uyguladık, uyguluyoruz.

Peki dünya? Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla, fabrikalarla, gökdelenlerle veya teknoloji şirketleriyle ölçülmez. O ülkenin gerçek gücü; adaletinde, eğitiminde, bilime verdiği değerde, liyakatinde, çocuklarının geleceğinde, yaşlılarına gösterdiği saygıda, yoksuluna nasıl davrandığında ve en önemlisi… elindeki gücü nasıl kullandığında saklıdır. Çünkü güç, insanın karakterini değiştirmez. Güç, çoğu zaman insanın karakterini ortaya çıkarır. (Dünya liderlerini gözünüzün önüne bir getirin… Ne demek istediğim anlaşılacaktır)

Hanok Kitabı'nın anlatısında Gözcülerden doğan devler, insan dünyasında büyük bir yıkımın sembolüne dönüşür. Bugün fiziksel olarak devlerimiz yok. Ama başka türden devlerimiz var. Dev şirketler… Dev devletler… Dev teknolojiler… Dev veri merkezleri… Dev silah sistemleri… Dev medya ağları… Ve insanın üzerinde giderek büyüyen görünmez bir güç ağı…

Bunların hepsi tek başına kötü değildir. Fakat tarihin bize öğrettiği bir şey var: Denetlenmeyen güç, er ya da geç sahibini de zehirler. Bu nedenle mesele “devlerin var olup olmadığı” değil. Mesele, insanın kendi yarattığı devleri kontrol edip edemeyeceğidir.

Belki de Hanok Kitabı'nı bugün okumamızın en ilginç nedeni budur. Çünkü binlerce yıl önce insanın dışarıdan gelen bir güç karşısındaki çaresizliğini anlatan hikâye, bugün tersine dönmüş olabilir. Artık insan gökyüzünden gelecek bir gücü beklemiyor. Gücü kendisi yaratıyor. Yapay zekâyı biz yapıyoruz. Nükleer bombayı biz yaptık. Genetik mühendisliğini biz geliştiriyoruz. Sosyal medya algoritmalarını biz kuruyoruz. Milyonlarca insanın davranışını analiz eden sistemleri biz oluşturuyoruz.

Dolayısıyla belki de günümüzün en büyük sorusu artık: “Gözcüler dünyaya ne öğretti?” değil. “Biz kendimizden sonraki nesillere ne bırakıyoruz?” Hanok Kitabı'nın tarihsel olarak nasıl yorumlanması gerektiği ayrı bir tartışmadır. Onu kelimesi kelimesine tarih kitabı kabul edenler de vardır, sembolik ve teolojik bir metin olarak okuyanlar da. Üstelik günümüzde “Hanok Kitabı uzaylıları anlatıyordu”, “devler aslında başka gezegenlerden gelmişti” gibi iddialar da internette dolaşmaktadır. Fakat bunları tarihsel gerçekler gibi sunmak doğru değildir.

Ölü Deniz Yazmalarında Hanok metinlerinin Aramice parçalarının bulunmuş olması, metnin antik çağdaki gerçekliğini ve dolaşımını gösterir; fakat metinde anlatılan olağanüstü varlıkların modern anlamda uzaylılar olduğunu kanıtlamaz. Bence Hanok’u daha ilginç yapan da zaten budur. Çünkü onun değerini kanıtlamak için devlerin gerçekten yaşamış olması gerekmiyor.

Bir hikâye, binlerce yıl sonra bile insana kendisini sorgulatabiliyorsa hâlâ yaşıyor demektir. Üstelik Hanok'a yapılan atıf, 14-15 yy. Hanok'un bir kehanetinden söz ediyor ve metnin yaklaşık MÖ 1. yüzyıla tarihlenen 1. Hanok'a dayandığını belirten bir dipnot da bulunuyor. Demek ki Hanok'un sesi, kendi çağında kalmamış. Yüzyılları aşmış.

Ve şimdi yazının başındaki soruya dönelim. Gözcüler hâlâ gökyüzünde mi? Belki değiller. Belki de onları yanlış yerde arıyoruz. Çünkü bugün insanı gözetleyen sistemleri gökyüzünde değil, elimizde taşıyoruz. Telefonlarımız bizi tanıyor.

Algoritmalar alışkanlıklarımızı biliyor. Kameralar hareketlerimizi kaydedebiliyor. Yapay zekâ davranışlarımızı tahmin etmeye çalışıyor. Ve insanlık, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir bilgi havuzunun içinde yaşıyor. Belki de Hanok'un çağından bugüne değişen tek şey şudur:

O zaman insan gökyüzündeki Gözcülerden korkuyordu. Bugün ise insanın kendi yarattığı sistemlerin kendisini ne kadar tanıdığını düşünmesi gerekiyor.

Binlerce yıl önce Hanok, insan ile gökyüzü arasındaki sınırın bozulduğu bir dünyayı anlattı. Bugün ise insan, kendi sınırlarını kendisi zorluyor. Gökyüzüne çıkıyoruz. Genleri değiştiriyoruz. Makineleri düşündürüyoruz. Dünyanın her köşesindeki insanları birbirine bağlıyoruz. Ve belki de tarihin bize sormaya hazırlandığı en büyük soru şu: “Bütün bunları yapabiliyorsunuz… Peki, yapabildiklerinizin sorumluluğunu taşıyabilecek kadar olgun musunuz?”

İşte Hanok'un binlerce yıllık sessizliği, tam burada konuşmaya başlıyor. Belki Gözcüler hiçbir zaman gökten inmedi. Belki onlar insanlığın kendi gücünün bir sembolüydü. Ve belki de “devler” dediğimiz şey, aslında insanın kendi elleriyle büyüttüğü güçlerdi. O hâlde bugün gökyüzüne bakıp Gözcü aramaya gerek yok. Önce aynaya bakalım.

Çünkü insanlık tarihinde ilk kez, çok büyük derinlikte güçler yaratabilecek kadar güçlü… fakat o gücü nasıl kullanacağını hâlâ tartışan bir türüz. Ve belki Hanok'un bize bıraktığı en büyük uyarı tam da budur: Bilgi sizi büyütür. Güç sizi büyütür. Ama insanı insan yapan şey, sahip olduğu güç değil; o gücün karşısında koyduğu sınırdır. Haddini bilmek. Allah’ı tanımaktır.

Son bir sözüm var. İnsan sahip olduğu her şeyin, maddi, manevi, ilmi vs. Allah’tan geldiğini bilmeli… Şükrünü artırmalı, kulluğunu hatırlamalı. Kibre ve küfre düşmeden! Şunu da asla UNUTMAMALI…

"Her nefis ölümü tadacaktır" (Küllü nefsin zâikatü'l-mevt) Âl-i İmrân suresi 185. ayet, Enbiyâ suresi 35. ayet ve Ankebût suresi 57. ayet.”

BEKİR AYDOĞAN

Kaynak: gencgazete.net