Misir Beki̇r Aydoğan Köşe Yazisi

"Mısır'ın Ölüler Kitabı" tek bir kitap değildir. Bugün bu isimle anılan eser, farklı dönemlerde farklı kişilere ait papirüs tomarlarından oluşan bir metin geleneğidir.”

Mısır'ın Ölüler Kitabı Aslında Yaşayanlar İçin Yazılmıştı.

Bir kitabın adını duyunca insanın aklına ilk ne gelir? İlk anda ürkütücü geliyor değil mi?

İnsanın zihninde mezarlar canlanıyor.

Mumyalar... Firavunlar... Lanetler... Gizli tüneller...

Oysa belki de insanlık, bu kitaba en başından beri yanlış isim verdi. Çünkü bu kitap, ölülere nasıl öleceklerini değil...

Yaşayanlara nasıl yaşamaları gerektiğini anlatıyordu.

Eski Mısırlılar ilginç bir şeye inanıyordu. İnsan öldüğünde kalbi çıkarılmazdı. Çünkü kalp, insanın hafızasıydı. Vicdanıydı.

Hayatı boyunca yaptığı her iyiliğin ve kötülüğün sessiz tanığıydı. Öldükten sonra kalp, bir terazinin kefesine konurdu (Bknz. Görseldeki terazi).

Diğer kefede ise hakikatin ve adaletin simgesi olan bir tüy bulunurdu. Kalp, o tüyden ağır gelirse... İnsan başarısız sayılırdı.

Şimdi düşünün... Binlerce yıl önce yaşayan insanlar, insanın servetini tartmıyordu. Makamını tartmıyordu. Şöhretini tartmıyordu. Sadece kalbini tartıyordu.

Asıl şaşırtıcı olan ise bundan sonra başlıyor. Çünkü o yargılamada insanın söylediği bazı cümleler vardı.

"Yalan söylemedim." "Kimsenin hakkını yemedim." "Aç olanı aç bırakmadım." "Ölçü ve tartıda hile yapmadım." "Gücümü zayıfı ezmek için kullanmadım."

Dikkat ettiniz mi? Bunların hiçbiri ölümle ilgili değil. Hepsi hayatla ilgili.

Demek ki "Ölüler Kitabı" denilen şey, aslında yaşayanların vicdanına yazılmış bir metindi.

Aradan üç bin yıl geçti. Firavunlar tarihe karıştı. Piramitlerin taşları eskidi. Ama insan değişti mi? Bugün de yalan var.

Bugün de haksız kazanç var. Bugün de güçlünün zayıfı ezdiği manzaralar var. Sadece kıyafetler değişti. Vicdanın sınavı değişmedi.

Bugün dünyanın en gelişmiş şehirlerinde gökdelenler yükseliyor. Yapay zekâ konuşuyor. Robotlar ameliyat yapıyor.

Mars'a araç gönderiyoruz. Fakat hâlâ aynı soruyu cevaplayamıyoruz: "İyi insan olmayı gerçekten başarabildik mi?" Teknoloji ilerledi. Vicdan aynı hızda ilerledi mi? İşte asıl medeniyet sorusu budur.

Bazen dünyaya bakıyorum. Sonra eski Mısır'a... Ve garip bir benzerlik görüyorum. Biz, çocuklarımıza matematik öğretiyoruz. Yabancı dil öğretiyoruz. Kodlama öğretiyoruz. Bunların hepsi gerekli. Ama onlara şu soruyu ne kadar öğretiyoruz?

"Bir gün kimsenin görmediği bir yerde doğru olanı yapabilecek misin?" Çünkü medeniyet, kameraların olduğu yerde dürüst olmak değildir. Kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabilmektir.

Bugün başarı denince aklımıza ilk ne geliyor? Daha büyük ev... Daha pahalı araba... Daha fazla takipçi... Daha çok para...

Oysa üç bin yıl önce yazılmış bir metin bize bambaşka bir başarı tanımı yapıyor. "Kalbin hafif olsun. Ne kadar sade... Ne kadar derin... Ne kadar unutulmuş bir cümle...

Belki de dünyanın en büyük yanlışı, bu esere "Ölüler Kitabı" adını vermesiydi. Çünkü insanlar isme bakıp ölümü okudu. Mesajı kaçırdı. Aslında o kitap, her sabah işe giderken okunmalıydı.

Mahkeme salonlarının girişinde asılı durmalıydı. Meclislerin duvarlarında yazmalıydı. Şirketlerin toplantı odalarında bulunmalıydı.

Ve belki de en çok... Evlerimizin yemek masalarında konuşulmalıydı.

Eski Mısırlılar, öldükten sonra kalbin tartılacağına inanıyordu. Bugün buna inanırsınız ya da inanmazsınız.

Fakat şu gerçeği inkâr etmek mümkün değil: Her insanın içinde, kendisini her gece sessizce yargılayan görünmez bir terazi vardır. Kimine göre adı vicdandır. Kimine göre ahlâk. Kimine göre hesap günü.

Kimine göre sadece insanlık... İsmi ne olursa olsun, o terazi hiçbir zaman bozulmuyor.

Ve belki de binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan en büyük miras piramitler değildir. O küçücük terazidir. Çünkü taşlar yalnızca zamana direnir.

Ama vicdan... Hem zamana hem de insanın bütün bahanelerine…

Bence "Mısır'ın “Ölüler Kitabı” aslında ölümden sonrasını değil, ölümden öncesini anlatıyordu."

Yani insanı ölüme ve ötesindeki asıl dünyaya hazırlamaya çalışıyordu…

Bekir Aydoğan