Önceki ekonomi yazılarımızda da belirtmiştik, Türkiye ekonomisi yaklaşık sekiz yıldır yalnızca bir ekonomik durgunluk yaşamıyor; tarihsel ölçekte yapısal bir çözülmenin içinden geçiyor. Daha önce de birçok kriz gördük. 1994 krizi, 2001 finansal çöküşü, 2008 küresel krizinin Türkiye'ye yansımaları... Ancak bunların hiçbirisi bugünkü kadar uzun sürmedi. Öncekiler ani sarsıntılar yarattı; üretim düştü, işsizlik arttı, ardından ekonomi belirli ölçüde yeniden toparlandı. Bugün ise kriz geçici bir dalgalanma değil, sistemin olağan çalışma biçimi hâline gelmiş durumda. Artık kriz, istisna değil; Türkiye’nin gündelik hayatının bir parçası haline dönüşmüş durumda.
Ülkemizin İçinde bulunduğu tablo, Osmanlı Devleti'nin son yüzyılını anımsatıyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, aldığı dış borçların faizini ödeyebilmek için yeniden borç almak zorunda kalıyordu. 1875'te borç ödemelerini durdurdu, ardından Düyun-u Umumiye İdaresi kurularak mali egemenliğinin önemli bir kısmını Avrupalı alacaklılara devretmek zorunda kaldı. Bugün elbette aynı tarihsel koşullar içinde değiliz; ancak borcun borçla çevrildiği, faiz ödemelerinin bütçeyi belirlediği, kamu kaynaklarının üretime değil finansal yükümlülüklere aktarıldığı bir ekonomik yapı bakımından ürkütücü benzerlikler bulunuyor.
Türkiye'nin merkezi yönetim borç stoku son yıllarda katlanarak büyüdü. 2018 yılında yaklaşık 876 milyar TL olan merkezi yönetim borç stoku bugün 11 trilyon TL'nin üzerine çıkmış durumda. Aynı dönemde yalnızca faiz ödemeleri birkaç kat artarak bütçenin en büyük harcama kalemlerinden biri hâline geldi. Yıllık faiz giderleri artık birçok bakanlığın toplam bütçesini geride bırakıyor. Eğitime, sağlığa, tarıma veya sosyal yardımlara ayrılabilecek kaynakların önemli bir bölümü alacaklılara aktarılıyor. Hükümetin emeklilere, çalışanlara neden yeterli düzeyde zam yapmadığını, politik bir tercihini borç ödemelerine ayırdığını daha iyi anlıyoruz. Borç artık ekonomiyi finanse eden bir araç olmaktan çıkmış, ekonominin yönetildiği temel mekanizmaya dönüşmüştür.
Kapitalist ekonomi tarihinde borç, üretim yatırımlarını desteklediği ölçüde işlevseldir. Ancak borç, yeni değer yaratmak yerine eski borçları çevirmek için kullanılıyorsa sistem kırılganlaşmaya başlar. Türkiye bugün tam da bu noktadadır. Devlet borçlanıyor, şirketler borçlanıyor, hane halkı borçlanıyor. Ekonomi büyüdüğü için değil; ayakta kalabilmek için krediye ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle büyüme rakamları açıklansa bile toplum refah hissedemiyor. Çünkü büyüyen üretim değil, borç stokudur. Bazı ekonomistler, kapitalizmin en temel çelişkisinin sermayenin sürekli genişleme zorunluluğu olduğunu söyler. Sermaye daha fazla kâr için üretir; ancak aynı süreç çalışanların satın alma gücünü aşındırdığı için üretilen malların satılabileceği pazar daralır. Sonuçta sistem kendisini kredi mekanizmasıyla ayakta tutmaya çalışır. Kredi, bir süreliğine talebi canlı tutar; fakat sonunda yeni ve daha büyük krizlerin önünü açar. Türkiye ekonomisinin son yıllarda yaşadığı tam da budur. İnşaat sektöründen tüketime kadar hemen her alan krediyle genişletildi. Bugün ise bu modelin sınırlarına gelinmiştir.
Borç sarmalı yalnızca makroekonomik göstergelerde değil, toplumun gündelik yaşamında da hissediliyor. Vatandaşımızın bankacılık sistemine olan toplam borçu, yıl başından bu yana 1 trilyon 149 milyar TL yükseldi. Güncel verilere göre, bireysel kredi borçları 3 trilyon 548 milyar TL’ye, kredi kartı borçları ise 3 trilyon 461 milyar TL’ye ulaştı. Bu sayılardan da anlıyoruz ki, Türkiye'de bireysel kredi ve kredi kartı borçları son yıllarda rekor seviyelere ulaştı. Milyonlarca vatandaş kredi kartının asgari tutarını ödeyebilmek için yeni kredi çekiyor. Bankacılık sektörünün açıkladığı veriler, bireysel kredi kartı borçlarının ve tüketici kredilerinin birkaç yıl içinde katlanarak büyüdüğünü gösteriyor. Artık ücretler ay sonunu getirmeye yetmediği için kredi kartları maaşın tamamlayıcısı hâline gelmiştir. Özellikle emekliler ve çalışanlar borç sarmalından kurulacak gibi görünmüyor.
Bir toplumun yoksullaşması yalnızca gelir azalmasıyla ölçülmez. Asıl gösterge, insanların geleceğe ilişkin beklentileridir. Bugün gençlerin önemli bir kısmı ev sahibi olamayacağını düşünüyor. Üniversite mezunları uzun süre iş bulamıyor veya eğitim düzeyinin çok altında ücretlerle çalışıyor. Emekliler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Gıda enflasyonu, kira artışları ve enerji maliyetleri özellikle dar gelirli kesimlerin yaşam standardını dramatik biçimde düşürüyor. Açlık ve yoksulluk sınırına ilişkin sendikaların düzenli araştırmaları, dört kişilik bir ailenin insanca yaşayabilmesi için gereken gelirin asgari ücretin birkaç katına ulaştığını ortaya koyuyor. Çalışanların önemli bir bölümü ise bu seviyenin oldukça altında gelir elde ediyor.
Yaşanan krizler yalnızca ekonomik boyutlu değildir; aynı zamanda ahlaki ve siyasal krizlerdir. Kapitalizm kriz dönemlerinde yalnızca işsizliği artırmaz; devlet aygıtını da sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirir. Kamu kaynaklarının dağıtımı şeffaflıktan uzaklaşır, denetim mekanizmaları zayıflar ve rant ekonomisi güç kazanır. Çünkü sermaye, kâr oranlarının düştüğü dönemlerde üretimden değil, kamu kaynaklarından beslenmeye yönelir.
Türkiye'de son yıllarda kamu-özel iş birliği projeleri, garanti ödemeleri, vergi istisnaları ve çeşitli teşvik mekanizmaları bu tartışmaların merkezinde yer aldı. Bir yanda milyonlarca yurttaş kemer sıkma politikalarının yükünü taşırken, diğer yanda belirli sermaye gruplarına sağlanan kamu garantileri ve çeşitli mali ayrıcalıklar toplumsal adalet duygusunu zedeliyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal meşruiyet krizini de derinleştiriyor.
Uluslararası kuruluşların yolsuzluk algısı üzerine hazırladığı endekslerde Türkiye'nin son on yılda gerilemesi tesadüf değildir. Türkiye yolsuzluk skorunda 182 ülke arasında 124. sırada. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün yayımladığı 2025 Yılı Yolsuzluk Algı Endeksi'ne göre Türkiye 31 puan alarak ülke sıralamasında 17 basamak geriledi (https://www.dw.com/tr/yolsuzluk-alg%C4%B1-endeksi-t%C3%BCrkiye-17-basamak-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC/a-75888048). Hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve kurumsal bağımsızlık alanlarındaki zayıflama, ekonomik belirsizliği daha da artırmaktadır. Sermaye yalnızca ucuz işgücüne değil; öngörülebilir hukuk sistemine de ihtiyaç duyar. Kurumsal güven azaldıkça yatırım iştahı düşer, uzun vadeli sermaye girişleri azalır ve ekonomi kısa vadeli sıcak para hareketlerine daha bağımlı hâle gelir.
Türkiye bugün küresel krizlere geçmişe göre çok daha duyarlıdır. Bunun temel nedeni üretim yapısındaki ithalat bağımlılığıdır. Sanayinin kullandığı ara mallarının önemli bir kısmı ithal edilmektedir. Enerji ithalatı ise cari açığın temel nedenlerinden biridir. Dolayısıyla döviz kurundaki her artış yalnızca ithalat maliyetlerini değil, enflasyonu da yükseltmektedir. Küresel petrol fiyatları arttığında Türkiye daha hızlı etkilenmektedir. ABD Merkez Bankası faiz artırdığında Türkiye'nin risk primi yükselmektedir. Küresel sermaye hareketleri yavaşladığında Türkiye'nin finansmana erişimi zorlaşmaktadır. Başka bir ifadeyle ekonomi kendi dinamiklerinden çok dış finansman koşullarına bağımlı hâle gelmiştir.
Bu bağımlılık yalnızca ekonomik değil, siyasal sonuçlar da üretmektedir. Dış finansman ihtiyacı arttıkça uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının raporları, yabancı yatırımcıların beklentileri ve küresel finans çevrelerinin talepleri ekonomik karar alma süreçleri üzerinde daha belirleyici olmaktadır. Böylece ekonomik egemenlik giderek daralmaktadır.
Toplumun hızla yoksullaşmasının bir başka sonucu da sınıfsal kutuplaşmanın derinleşmesidir. TÜİK verileri ve çeşitli gelir dağılımı araştırmaları, en zengin yüzde 20'lik kesimin toplam gelirden aldığı pay artarken en yoksul kesimlerin payının gerilediğini göstermektedir. Servet, giderek daha dar bir grubun elinde yoğunlaşmaktadır. Finansal varlıklara sahip olanlar yüksek faiz gelirlerinden yararlanırken ücretle yaşayan milyonlar enflasyon karşısında gelir kaybetmektedir. Böylece kriz herkesi eşit biçimde etkilememekte; tam tersine sınıfsal eşitsizlikleri büyütmektedir.
Bugün Türkiye'de emek giderek değersizleşirken rant ve finansal gelirler güç kazanmaktadır. Artık üretim ekonomisinin yerini büyük ölçüde borç ekonomisi almıştır. Sanayi yatırımlarının milli gelir içindeki payı sınırlı kalırken inşaat, gayrimenkul ve finans sektörleri uzun yıllar büyümenin lokomotifi olarak sunulmuştur. Oysa hiçbir ülke yalnızca beton dökerek sürdürülebilir kalkınma sağlayamaz. Üretmeyen ekonomiler sonunda borçlanır; borçlanan ekonomiler ise kaçınılmaz olarak bağımlılaşır.
Türkiye'nin önünde iki farklı yol bulunmaktadır. Birincisi mevcut modelin devamıdır. Bu yol daha fazla borç, daha yüksek faiz, daha düşük ücret, daha fazla özelleştirme ve daha ağır kemer sıkma politikaları anlamına gelecektir. Bunun sonucu ise daha derin yoksulluk ve daha kırılgan bir ekonomi olacaktır.
İkinci yol ise üretim merkezli, planlamayı önceleyen, kamusal yatırımları güçlendiren ve emeği merkeze alan alternatif bir kalkınma anlayışıdır. Tarımın yeniden ayağa kaldırılması, yüksek katma değerli sanayi üretiminin desteklenmesi, bilim ve teknoloji yatırımlarının artırılması, vergi sisteminin daha adil hâle getirilmesi ve kamu kaynaklarının rant yerine üretime yönlendirilmesi bu dönüşümün temel unsurları olabilir. Böyle bir yaklaşım yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda demokratik kurumsallaşmayı ve hukukun üstünlüğünü de güçlendirmeyi gerektirir. Eğitimin sistem yaklaşımıyla ele alınması, sistemin bir bütün olarak yeniden sistematik ve bütünleşik bir anlayışla yeniden kurgulanması gerekir.
Bugün yaşanan kriz yalnızca yanlış para politikalarının veya geçici ekonomik tercihlerinin sonucu değildir. Sorun çok daha derindedir. Türkiye ekonomisi, uzun yıllardır borçla büyüyen, ithalata bağımlı, düşük ücret üzerine kurulu bir birikim modelinin sınırlarına dayanmıştır. Borç artık kalkınmanın aracı değil, kalkınmanın önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Faizin faizini ödeyerek geleceği ipotek altına alan hiçbir ekonomi sürdürülebilir refah üretemez.
Osmanlı'yı Düyun-u Umumiye'ye götüren süreç yalnızca borçların büyüklüğü değildi; üretim gücünün zayıflaması ve ekonomik bağımsızlığın aşınmasıydı. Bugün tarih birebir tekerrür etmiyor; ancak benzer ekonomik mantık yeniden karşımıza çıkıyor. Eğer üretim yerine borç, emek yerine rant, hukuk yerine ayrıcalık, planlama yerine günü kurtarma anlayışı egemen olmaya devam ederse, Türkiye'nin önündeki kriz yalnızca ekonomik olmayacak; toplumsal ve siyasal sonuçları da çok daha ağır hissedilecektir. Asıl mesele borcun miktarı değil, borç üzerine kurulmuş bir ekonomik düzenin artık toplumun geleceğini taşıyamıyor oluşudur.
Son söz olsun: Günü kurtaranlar geleceği kurtaramaz.

Okuma Önerisi: Osmanlı Borçları Tarihi; Faruk Yılmaz
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı