Ülkemizin her yıl biraz daha fazla ikim ve dolayısıyla su krizine doğru sürüklendiğinin farkında mısınız? Artık bu durum sessizce yaklaşan bir felaket olmaktan çıkmış durumda. Felaket bağıra bağıra kapımıza kadar geldi!

Dünyada iklim değişikliği, nüfus artışı, yanlış tarım politikaları, orman yangınları, savaşlar ve kapitalizmin saldırgan ve acımasız tavrıyla doğal kaynakların plansız kullanımı nedeniyle su krizi her geçen yıl daha da derinleşiyor. Birleşmiş Milletler ve çok sayıda uluslararası kuruluş, 21. yüzyılın en büyük güvenlik sorunlarından birinin su kıtlığı olacağı konusunda uyarılarda bulunuyor. Ancak bu uyarılar, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de yeterince karşılık bulmuyor. Bugün yaşanan kuraklık, azalan yer altı suları, kuruyan göller ve tahrip edilen ormanlar, gelecekte karşı karşıya kalacağımız çok daha büyük bir felaketin habercisi niteliğinde.

Dünyada İkli̇m Kri̇zi̇ Ve Türki̇ye Ercan Eroğlu Gençgazete (1)

Ne yazık ki toplumun önemli bir bölümü bu tehlikenin farkında değil. Farkında olanların bir kısmı ise sorunun büyüklüğünü kabul etmekle birlikte günlük yaşam alışkanlıklarını değiştirmiyor. En büyük sorumluluk ise uzun vadeli planlama yapması gereken siyasi iradeye düşüyor. Ancak su yönetimi konusunda çoğu zaman günü kurtarmaya yönelik politikalar öne çıkarken, iklim krizinin etkilerini azaltacak bütüncül ve bilim temelli stratejiler yeterince geliştirilemiyor.

Bilim insanlarının yıllardır yaptığı uyarılar ise dikkat çekici. Türkiye'nin artık "su zengini" bir ülke olmadığı, aksine hızla su stresi yaşayan ülkeler sınıfına yaklaştığı sık sık dile getiriliyor. Bir ülkenin kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.700 metreküpün altına düştüğünde su stresi, 1.000 metreküpün altına düştüğünde ise su kıtlığı yaşadığı kabul ediliyor. Türkiye'de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 2000'li yılların başında yaklaşık 1.650 metreküp düzeyindeyken, nüfus artışı ve iklim değişikliğinin etkisiyle günümüzde yaklaşık 1.300 metreküp seviyesine kadar gerilediği hesaplanıyor. Mevcut eğilim devam ederse önümüzdeki yıllarda bu miktarın 1.000 metreküpün altına düşmesi bekleniyor. Bu da Türkiye'nin su fakiri ülkeler kategorisine yaklaşması anlamına geliyor.

Dünyada İkli̇m Kri̇zi̇ Ve Türki̇ye Ercan Eroğlu Gençgazete (3)

Tuz Gölü

Kuraklığın en çarpıcı göstergeleri ise Anadolu'nun binlerce yıllık doğal mirasında görülüyor. Bir zamanlar bölgenin can damarı olan göller her geçen yıl küçülüyor veya tamamen yok oluyor. Türkiye'de son yarım yüzyılda çok sayıda göl önemli ölçüde alan kaybetti. Özellikle Van Gölü, Burdur Gölü, Akşehir Gölü, Eber Gölü, Seyfe Gölü ve Tuz Gölü'nde yaşanan çekilmeler bilimsel raporlara da yansımış durumda. Türkiye'nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü'nün bazı yıllarda kilometrelerce çekildiği, göl tabanında geniş çatlakların oluştuğu görülüyor. Burdur Gölü ise son kırk yılda su hacminin önemli bir bölümünü kaybetti. Birçok göl artık yalnızca kuraklık nedeniyle değil, bilinçsiz sulama, yer altı suyunun aşırı kullanımı ve yanlış su yönetimi nedeniyle de yaşam mücadelesi veriyor.

Konya Kapalı Havzası ise yaşanan su krizinin en dramatik örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Bölgede yer altı sularının aşırı çekilmesi nedeniyle son yıllarda sayıları 3 bine yaklaşan obruklar oluştu.

Bu dev çukurlar yalnızca tarım arazilerini değil, insanların can güvenliğini, yerleşim alanlarını ve ulaşım ağlarını da tehdit ediyor. Uzmanlara göre obrukların temel nedeni kontrolsüz yer altı suyu kullanımı ve kuraklık.

Dünyada İkli̇m Kri̇zi̇ Ve Türki̇ye Ercan Eroğlu Gençgazete (2)

Van Gölü

Türkiye'de tüketilen suyun yaklaşık yüzde 77'si tarımsal sulamada, yüzde 13'ü sanayide, yüzde 10'u ise evsel kullanımda harcanıyor. Buna rağmen tarımda hâlâ yaygın biçimde kullanılan salma sulama yöntemi, suyun önemli bölümünün israf edilmesine yol açıyor. Modern damla sulama ve basınçlı sulama sistemlerine geçiş yeterince hızlı gerçekleşemiyor. Uzmanlar yalnızca sulama sistemlerinin modernleştirilmesiyle tarımda kullanılan suyun yüzde 30-40 oranında azaltılabileceğini ifade ediyor.

Su krizini yalnızca iklim değişikliğiyle açıklamak yeterli değil. Son yıllarda madencilik faaliyetleri nedeniyle yaşanan çevresel tahribat da su kaynakları üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Özellikle altın madenciliğinde kullanılan siyanür yöntemi uzun yıllardır tartışma konusu. Bilimsel araştırmalar, uygun denetim sağlanmadığında ağır metallerin ve kimyasal maddelerin yer altı sularına karışma riskinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle madencilik faaliyetlerinde denetimlerin uygulanması, su kaynaklarının korunması ve rehabilitasyon süreçlerinin eksiksiz yürütülmesi hayati önem taşıyor.

Türkiye'nin birçok bölgesinde orman alanlarının madencilik faaliyetleri, enerji projeleri ve kontrolsüz yapılaşma nedeniyle baskı altında kaldığı da görülüyor. Oysa ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir. Bir orman ekosistemi yağışı toprağa kazandırır, yer altı su rezervlerini besler, erozyonu önler ve bölgesel iklimi dengeler. Bir hektarlık sağlıklı ormanın yılda binlerce ton yağmur suyunun toprağa süzülmesine katkı sağlayabildiği belirtilmektedir. Ormanların kaybedilmesi, yalnızca ağaçların kesilmesi değil, aynı zamanda su döngüsünün de bozulması anlamına geliyor.

İklim değişikliği ise tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Son yıllarda Türkiye'de yaz aylarında sıcaklık rekorları artarken yağış rejimleri düzensizleşiyor. Bir bölgede aylarca yağmur yağmazken başka bir bölgede birkaç saat içinde sel felaketleri yaşanabiliyor. Bu durum suyun miktarından çok yönetiminin önemini ortaya koyuyor. Yağan yağmurun depolanamaması, kentlerin betonlaşması ve doğal su toplama alanlarının yok edilmesi nedeniyle milyonlarca metreküp su denizlere ulaşarak kaybediliyor.

Kentleşme politikaları da su krizini büyüten unsurlar arasında yer alıyor. Verimli tarım arazileri üzerine kurulan sanayi tesisleri ve plansız yapılaşma, toprağın su tutma kapasitesini azaltıyor. Dere yataklarının daraltılması, sulak alanların imara açılması ve doğal ekosistemlerin bozulması, kuraklık kadar taşkın riskini de artırıyor. Doğa kendi dengesini kaybettiğinde bunun bedelini toplum ödüyor.

Uzmanlara göre Türkiye'nin acilen kapsamlı bir ulusal su politikası oluşturması gerekiyor. Yağmur suyu hasadı teşvik edilmeli, şehirlerde gri su sistemleri yaygınlaştırılmalı, tarımsal sulamada verimlilik artırılmalı, kaçak yer altı suyu kullanımı sıkı biçimde denetlenmeli ve havza bazlı planlama anlayışı benimsenmelidir. Ayrıca madencilik, enerji ve büyük altyapı projelerinde çevresel etki değerlendirme süreçleri bilimsel ölçütlerle yürütülmeli; su havzaları, sulak alanlar ve orman ekosistemleri uzun vadeli kamu yararı gözetilerek korunmalıdır.

Çocuklara okul çağından itibaren su bilinci kazandırılması da geleceğe yapılacak en önemli yatırımlardan biridir. Çünkü su tasarrufu yalnızca musluğu kapatmak değildir; tüketim alışkanlıklarından tarıma, sanayiden şehir planlamasına kadar bütüncül bir yaşam kültürünü gerektirir.

Anadolu, binlerce yıldır sayısız uygarlığa ev sahipliği yapmış bereketli bir coğrafyadır. Birçok medeniyet bu topraklarda yaşamını su sayesinde sürdürebildi. Bugün bize düşen görev, bu doğal mirası gelecek kuşaklara sağlıklı biçimde aktarabilmektir. Aksi halde yalnızca kuruyan göllerin, kesilen ormanların ya da kirlenen akarsuların yasını tutmayacağız; aynı zamanda çocuklarımızın yaşam hakkını da tüketmiş olacağız.

Türkiye'nin önünde hâlâ zaman var; ancak bu zaman hızla daralmaktadır. Atılacak her doğru adım, yalnızca bugünün değil, yarının da su güvenliğini belirleyecektir. Çok geç kalmadan gereken önlemler ivedilikle alınmalı ve uygulamaya geçirilmelidir.

Yarın çok geç olamadan, hemen şimdi!

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]