Bu topraklar dünya uygarlığının merkezi sayılabilecek medeniyetler üretmiş, bu medeniyetlerin inşasında ise adalet çok önemli bir yer tutmuştur. Çünkü adalet olmadan devlet olmaz! Bu nedenle olsa gerek güzel Türkçemizde adalet ile ilgili birçok atasözü ve deyimler de üretilmiştir, ısrarla adalete vurgu yapılırcasına…
Adalet mülkün temelidir, dalet topaldır, ağır yürür ama er geç gideceği yere varır, alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste, haklı hakkını alır, haksız belasını bulur: hakkını vermek, hakkı geçmek… Örnekler çoğaltılabilir.

Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan en büyük güç, ne ekonomik büyüklüğü ne askeri kapasitesi ne de teknolojik üstünlüğüdür. Toplumsal düzenin temeli adalettir.
Adaletin zedelendiği yerde güven kaybolur; güvenin kaybolduğu yerde ise hukuk yerini keyfiliğe, liyakat yerini kayırmacılığa, umut ise yerini umutsuzluğa bırakır.
İşte bu yüzden adaletin olmadığı her yerde kaçınılmaz olarak rezalet ortaya çıkar. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir karar değil, hayatın her alanında insan onurunu koruyan temel ilkedir.
Bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Savaşların, yoksulluğun, göçlerin, ekonomik krizlerin ve toplumsal kutuplaşmaların ortak paydasında yalnızca ekonomik ya da siyasi nedenler değil, aynı zamanda derinleşen adalet sorunu bulunmaktadır.

Adalet yalnızca adalet bakanlığının, mahkemelerin işi değildir; okulda fırsat eşitliği, iş yerinde emeğin karşılığının verilmesi, sağlık hizmetlerine erişim, vergide hakkaniyet, kamu kaynaklarının şeffaf ve yerinde kullanımı ve devletin tüm yurttaşlara eşit mesafede durması da adaletin ayrılmaz parçalarıdır.
Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde hukukun üstünlüğü ilkesi ciddi sınamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Siyasal iktidarların yargı üzerindeki etkisi, demokratik kurumların zayıflaması, ifade özgürlüğünün daralması ve ekonomik eşitsizliklerin büyümesi yalnızca gelişmekte olan ülkelerin değil, gelişmiş demokrasilerin de önemli sorunları arasında yer almaktadır.

Bilim ve teknoloji gelişir, yapay zekâ hayatımızı dönüştürürken ve küresel servet katlanarak artarken, aynı dünyada yüz milyonlarca insan temel haklarına ulaşamamakta, adil yargılanma hakkı konusunda kaygılar yaşamaktadır.
Türkiye de bu küresel tartışmaların dışında değildir. Ülkemizde farklı kesimlerden insanlar zaman zaman yargı süreçlerinin öngörülebilirliği, hukukun üstünlüğü, liyakat, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik konularında eleştiriler dile getirmektedir.
Bu eleştiriler yalnızca siyasal tartışmaların konusu değildir; aynı zamanda ekonomik kalkınmanın, toplumsal huzurun ve demokrasi kültürünün de temel meseleleridir.

Çünkü yatırımcı için güven, yurttaş için gelecek umudu, gençler için kariyer planı ve girişimciler için ekonomik cesaret büyük ölçüde hukuk güvenliğine bağlıdır.
Hukukun öngörülebilir olmadığı bir ortamda yalnızca bireyler değil, ekonomi de zarar görür. Sermaye güven arar; bilim özgürlük ister; sanat ifade alanı ister; toplum ise eşitlik duygusuna ihtiyaç duyar. Bunların ortak zemini ise adalettir.
Adaletin eksikliği yalnızca adliye koridorlarında hissedilmez. Bir kamu görevine atanırken liyakatin geri plana itilmesi, eğitimde fırsat eşitsizliği, kadınların ve çocukların şiddetten yeterince korunamaması, çalışma yaşamında emeğin hak ettiği değeri bulamaması ya da yoksulların adalete erişimde karşılaştıkları güçlükler de adalet meselesinin farklı yüzleridir.
Dünya ekonomisinin en zengin yüzde birlik kesiminin, küresel servetin büyük bölümünü elinde bulundurduğu bir çağda yaşıyoruz (Örneğin, dünyanın en zengin insanı Elon Musk’ın serveti 1.4 trilyon doları geçmiş durumda). Buna karşılık milyonlarca insan temel gıdaya, temiz suya, nitelikli eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşmakta zorlanıyor. Bu yalnızca ekonomik bir eşitsizlik değildir; aynı zamanda küresel ölçekte bir adalet sorunudur da.

İnsanlığın üretim kapasitesi tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar yüksek olmadı. Buna rağmen açlık, çocuk işçiliği ve zorunlu göç devam ediyorsa ortada kaynak eksikliğinden çok adalet eksikliği vardır.
Uluslararası sistem de bu konuda çelişkilerle doludur. Bazı ülkelerde yaşanan insan hakları ihlalleri hızla uluslararası gündeme taşınırken, benzer olaylar başka coğrafyalarda yeterince ilgi görmeyebilmektedir (Örneğin Filistin meselesi ve Gazze’de yaşanan soykırım). Küresel siyasette güç dengeleri zaman zaman evrensel hukuk ilkelerinin önüne geçebilmektedir. Bu durum uluslararası kurumlara duyulan güveni de zedelemektedir.
Adaletin olmadığı yerde yalnızca mağdurlar kaybetmez. Aslında insanlık kaybeder. Çünkü hukuka duyulan güven azaldığında insanlar kendi adaletini kendisi sağlamaya yönelir. Bu ise toplumsal barışı tehdit eden en tehlikeli gelişmelerden biridir. Güçlünün haklı sayıldığı bir düzen uzun süre ayakta kalamaz. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramaya başlamasının arkasında yalnızca ekonomik nedenler yoktur. Kendilerini özgür hissedebilecekleri, emeklerinin karşılığını alabilecekleri, hak ettikleri fırsatlara ulaşabilecekleri bir düzen arayışı da önemli bir etkendir. Beyin göçü aslında yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda adalet duygusunun zedelenmesinin toplumsal sonucudur.
Adalet, yalnızca hakim ve savcıların omuzlarına bırakılacak kadar dar bir kavram değildir. Siyasetçinin dili, bürokratın tutumu, gazetecinin sorumluluğu, akademisyenin özgürlüğü, öğretmenin vicdanı ve vatandaşın etik anlayışı hepsi birlikte adalet kültürünü oluşturur. Hukuk devletinin güçlenmesi yalnızca yasa yapmakla değil, o yasaların herkese eşit uygulanmasıyla mümkündür.
Türkiye'nin de dünyanın da bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni kutuplaşmalar değil, ortak adalet duygusudur. Farklı düşüncelere sahip insanlar, hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda ortak bir zeminde buluşabilmelidir. Çünkü adalet belirli bir siyasi görüşün değil, bütün toplumun ortak güvencesidir.
Unutulmamalıdır ki devletleri güçlü kılan korku değil, güvendir. Güveni inşa eden ise adalettir. Bir ülkede insanlar mahkemelere güveniyor, kamu kurumlarına güveniyor, sınavların hakkaniyetine inanıyor, vergilerinin doğru kullanıldığını düşünüyor ve yöneticilerin hesap verebilir olduğuna inanıyorsa, o toplum en büyük servetine sahip demektir. Adaletsizlik yoksulluğu, yolsuzluk yoksulluğu doğurur. Aslında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.
Bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca daha fazla büyüme rakamı, daha yüksek ihracat ya da daha gelişmiş teknoloji değildir. Bunların hepsi önemlidir; ancak adalet duygusunun zayıfladığı bir toplumda hiçbir ekonomik başarı kalıcı olamaz. Adalet; ekmek kadar gerekli, su kadar hayati ve hava kadar vazgeçilmezdir.
Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından yayımlanan güncel Hukukun Üstünlüğü Endeksi sonuçlarına göre Türkiye, değerlendirilen 143 ülke arasında 118. sırada yer almaktadır (https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global). Sıralamada her yıl biraz daha geriye düşen ülkemizin durumu gelecek açısından gerçekten de düşündürücü ve üzücüdür.
Çünkü adalet bir toplumun vicdanıdır. Vicdanını kaybeden toplumlar önce birbirlerine olan güvenlerini, ardından ortak gelecek hayallerini kaybederler. Geriye ise yalnızca derin kutuplaşmalar, büyüyen eşitsizlikler ve kurumsal/toplumsal çürüme kalır.
Bu nedenle bugün hepimize düşen görev, adaleti yalnızca kendimiz için değil, herkes için istemektir. Hukukun üstünlüğünü yalnızca işimize geldiğinde değil, zor zamanlarda da savunabilmektir.
Gerçek demokrasi, güçlülerin hukukuyla değil, hukukun gücüyle yaşar. Çünkü tarih boyunca değişmeyen tek gerçek: Adalet varsa umut vardır. Adalet varsa huzur vardır. Adalet varsa gelecek vardır.
O ülkede adalet yoksa yoksulluk vardır, yolsuzluk vardır, haksızlık vardır…
Adalet yoksa, gerçekten de o ülkede rezalet vardır.
Okuma Önerisi: Güven : Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, Francis Fukuyama
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı