Yine yaz mevsimi geldi ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte televizyon ekranlarına düşen o tanıdık görüntü… Kızıl alevler, gökyüzünü kaplayan duman, çaresizce hortum tutan orman işçileri, su taşıyan köylüler, gözyaşları içinde evlerini terk eden insanlar… Birkaç saat sonra sosyal medyada aynı cümle dolaşmaya başlıyor: "Yüreğimiz yanıyor."
Gerçekten de yüreğimiz yanıyor. Ama şu soruyu aklımızdan çıkarmamalıyız: Sadece yüreğimiz mi yanıyor, yoksa geleceğimiz de mi? Evet, yanan sadece ağaçlar, ormanlarımız değil, geleceğimizde yanıyor, su kaynaklarımız tükeniyor.

Her yıl yaz mevsimi geldiğinde hele Temmuz, Ağustos ayları geldiğinde sanki yangın mevsimi de gelmiş oluyor. Bende daha Mayıs ayında orman yangınlarının derdi, kaygısı başlıyor. Gereken önlemleri almak için temel istatistik bilgisine bile gerek yok, yapılacaklar ise bellidir…
Son yıllarda dünyanın dört bir yanında yaşanan orman yangınları artık "olağanüstü" olaylar olmaktan çıktı. Kanada'dan Avustralya'ya, Yunanistan'dan İspanya'ya, Amerika Birleşik Devletleri'nden Sibirya'ya kadar milyonlarca hektar orman birkaç hafta içinde küle dönüşüyor. Bilim insanları uzun zamandır uyarıyordu: İklim krizinin etkisiyle daha sıcak, daha kurak ve daha uzun yaz mevsimleri yaşayacağız. Bugün artık bu uyarılar bir öngörü değil, yaşadığımız gerçeğin ta kendisi.
Ancak yangınları yalnızca iklim değişikliğiyle açıklamak eksik kalır. Çünkü ateşi büyüten yalnızca yükselen sıcaklık değildir; yanlış kentleşme politikaları, plansız yapılaşma, eğitimsizlik, vurdum duymazlık, rant baskısı, yetersiz ormancılık politikaları ve doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak gören anlayış da bu felaketlerin önemli nedenleri arasındadır.
Bugün dünyada her yıl milyonlarca hektar orman yok oluyor. Bunun bedelini yalnızca ağaçlar ödemiyor. Kuşlar, böcekler, sincaplar, kaplumbağalar, arılar, mantarlar ve toprağın görünmeyen canlıları da yanıyor. Bir orman yalnızca ağaç topluluğu değildir; birbirine bağlı milyonlarca canlıdan oluşan dev bir yaşam ağıdır. O ağın kopan her halkası, insan yaşamını da doğrudan etkiliyor.
Türkiye de bu küresel tablonun dışında değil. Akdeniz iklim kuşağında yer alan ülkemiz, sıcaklık artışından en fazla etkilenecek bölgeler arasında gösteriliyor. Son yıllarda yaşadığımız büyük yangınlar, yalnızca yanan hektar sayısıyla değil, toplumun hafızasında bıraktığı derin izlerle de hatırlanıyor. Yangın söndürme uçaklarının tartışıldığı, gönüllülerin canını ortaya koyduğu, köylülerin hayvanlarını kurtarmaya çalıştığı o günler, aslında bize tek bir gerçeği gösterdi: Yangın başladığında yapılacaklar kadar, yangın çıkmadan önce yapılmayanlar da hayati önemdedir.
Orman yalnızca Orman Genel Müdürlüğü'nün sorumluluğunda olan bir alan değildir. Orman, hepimizin ortak yaşam alanıdır. Bir çam ağacının gölgesinde serinleyen çocukla, o ağacın reçinesinden beslenen böcek aynı ekosistemin parçasıdır. Bu nedenle ormanı korumak yalnızca devletin değil, toplumun ortak görevidir.

Peki ya İnegöl?
İnegöl denildiğinde çoğumuzun aklına önce mobilya ve köfte gelir. Oysa İnegöl aynı zamanda Uludağ'ın eteklerine yaslanan, zengin orman varlığıyla nefes alan bir kenttir. Boğazova'dan Oylat'a, Kurşunlu'dan Domaniç sınırına uzanan geniş orman kuşağı yalnızca Bursa'nın değil, Marmara Bölgesi'nin de önemli doğal zenginliklerinden biridir.
Bu ormanlar yalnızca kereste deposu değildir. İnegöl'ün su kaynaklarını besleyen havzalardır. Tarımı ayakta tutan iklim dengesidir. Yaylalarda nefes aldığımız temiz havadır. Çocuklarımızın tanıyacağı kuşların, geyiklerin ve sayısız canlının evidir.
Bugün İnegöl'de büyük yangınların sık yaşanmıyor olması bize sahte bir güven duygusu vermemelidir. Çünkü iklim değişikliği coğrafya seçmiyor. Birkaç gün süren aşırı sıcaklık, düşük nem ve kuvvetli rüzgâr, en güvenli görünen bölgeleri bile yüksek riskli alanlara dönüştürebiliyor.
Üstelik yangınların önemli bir kısmı yıldırımdan değil, insandan kaynaklanıyor. Yol kenarına atılan bir izmarit, piknik alanında tam söndürülmeyen bir ateş, anız yakılması ya da ihmal edilen bir elektrik hattı, dikkatsizce ve ahmakça atılan cam şişeden süzülen yoğunlaşmış ışığın ısıya dönüşmesi binlerce dönümlük ormanı birkaç saat içinde yok edebiliyor. Bir insanın birkaç saniyelik dikkatsizliği, doğanın onlarca yılda oluşturduğu yaşamı geri dönülmez biçimde tahrip edebiliyor.
Ne yazık ki bizler felaketlerden sonra çok hızlı bir dayanışma gösteriyoruz ama felaketlerden önce aynı duyarlılığı sergileyemiyoruz. Yangın çıktığında herkes su taşımak, yangına bir şekilde müdahale etmek istiyor; oysa yangın çıkmadan önce ormanı temiz tutmak, riskli davranışlardan kaçınmak, gönüllü eğitimlerine katılmak ve çocuklara doğa sevgisini öğretmek de en az yangın söndürmek kadar değerlidir.
Artık ormanları yalnızca "ekonomik değer" üzerinden konuşmayı bırakmalıyız. Bir ağacın piyasa fiyatı hesaplanabilir; ama onun ürettiği oksijenin, tuttuğu karbonun, koruduğu toprağın, beslediği canlıların ve insana verdiği huzurun gerçek bir fiyatı yoktur. Doğa, çek defterlerine sığamayacak kadar değerlidir. Yerel yönetimlere, merkezi idareye, üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarına, eğitim kurumlarına ve meslek odalarına da önemli görevler düşüyor. Yangın gözetleme sistemlerinin geliştirilmesi, gönüllü ekiplerin yaygınlaştırılması, orman köylüsünün desteklenmesi, kent çevresindeki risk haritalarının güncellenmesi ve iklim değişikliğine uyum politikalarının hızla uygulanması artık bir tercih değil, zorunluluktur.

İnegöl gibi sanayisi güçlü kentler ise bu konuda öncü olabilir. Mobilya sektörünün temsilcileri, organize sanayi bölgeleri, kooperatifler ve yerel işletmeler yalnızca üretime değil, ormanların geliştirilmesine ve korunmasına da yatırım yapmalıdır. Çünkü bugün ayakta duran sanayi ile ayakta duran orman arasında görünmeyen ama hayati bir bağ vardır. Orman olmazsa su azalır; su azalırsa tarım zayıflar; iklim bozulursa yaşam kalitesi düşer. Sonunda ekonomi de bu durumdan doğrudan etkilenir.
Orman yangınları bize yalnızca doğanın değil, insanın da kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Belki de artık "ormanları nasıl kurtarırız?" sorusunun yanına başka bir soruyu daha eklemeliyiz: Doğayla ilişkimizi nasıl yeniden kurarız? Çünkü yanan yalnızca orman değildir. Çocuklarımızın geleceği, kuşların yuvaları, toprağın bereketi, temiz su kaynaklarımız ve ortak hafızamız da alevlerin içinde kayboluyor.
Bir ağacı yeniden dikmek mümkündür. Ama yüz yıllık bir ormanı, onun içinde yaşayan binlerce canlıyı ve oluşması onlarca yıl süren ekolojik dengeyi geri getirmek kolay değildir. Bu yüzden gerçek mücadele, yangın başladıktan sonra değil; yangın hiç çıkmasın diye verilen mücadeledir.
Bugün dünyanın, Türkiye'nin ve İnegöl'ün ihtiyacı daha fazla beton değil; daha fazla gölge, daha fazla orman ve daha fazla ortak sorumluluk duygusudur. Çünkü ormanları korumak, aslında kendimizi korumaktır.
Ormanları korumak insanlığı korumaktır!
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı
Kaynak: gencgazete.net