11 yıl önce kendi köyüm olan Hayriye Köyünde (artık mahalle yaptılar!) ceviz bahçesi kurmuştum. O bahçeye ceviz dikmemin en önemli nedeni hemen dibinde bir pınar vardı. Lakin son 4 yıldır pınar kurudu, su kayboldu! Ara ki bulasın, gerçekten de suyun sessizce kaybolmasının nedenini bulamadım. Bu sadece o pınarın başına gelen bir şey değil. Köyümüzün orta yerinden bir dere geçer köyü iki ayırır ve ayrı bir güzellik katar, seyretmeye doyamazsınız. Ama deremizin özellikle bu mevsimlerde suyu çok azalır. Su zengini sandığımız köyümüzde temmuz ve ağustos aylarında su sorunu baş gösterir, köylü huzursuz olur. Köyümüzde su kullanımı ile ilgili su tartışmaları da kaçınılmaz olur.

Bize de İnegöl’de yaşanan ve kaçınılmaz olarak yaşanacak su krizi ile ilgili uyarı yazısı yazmak düşer!
Evet, İnegöl'e yolu düşen herkes önce ovayı görür. Ardından Uludağ'ın eteklerinden süzülen serinliği hisseder. Cerrah'ın bağlarını, Kurşunlu'nun pınarlarını, Hayriye'nin ceviz ağaçlarını, Mezit'in derelerini, Oylat'ın şırıltısını dinler. İlk bakışta her şey yerli yerindedir. Yeşil hâlâ yeşildir. Derelerin şırıltısı, ormanların yeşili sizi çağırır. İnsan sıcağı köyler, köylülerimiz olanca konukseverliği ile sizleri ağırlamak, pınarlarından soğuk su, ayran ikram etmek isterler.
Ama dikkatle bakınca ufka, ormanın derinliklerine toprağın çatlayan dudaklarına başka bir hikâye görünür. O hikâye, sessizce çekilen sudur. Eskiden köy çeşmelerinin başında yalnızca insanlar değil, serçeler de buluşurdu. Çocuklar ayakkabılarını çıkarıp derelerin içine girer, suyun soğukluğuna kahkahalarını katardı. Yaşlılar "Bu pınarın suyu hiç kesilmez." derdi. Çünkü onlar suyun değil, insanın biteceğine inanırlardı. Bugün aynı köylerde konuşulan cümle değişti: "Eskisi gibi akmıyor..." Bir cümle bazen bir iklim raporundan daha ağırdır.
İnegöl, Bursa'nın en üretken ilçelerinden biri. Mobilyasıyla dünyaya açılan, tarımıyla binlerce aileyi doyuran bu bereketli topraklar, aslında görünmeyen bir sınav veriyor. Fabrikaların bacaları yükselirken, tarım alanları küçülürken, beton ovaya doğru ilerlerken, zift kokan asfalt yollar ormanların içine doğru akarken su sessizce geri çekiliyor.
Hiç dikkat ettiniz mi? Son yıllarda mevsimler de değişti. Ya aylarca yağmur yağmıyor ya da bir gecede bir aylık yağış düşüyor. Hatırlar mısınız bilmem, geçtiğimiz haftalarda İsaören ve Süpürtü mahallelerinde birkaç saatlik sağanak evleri su altında bıraktı. Caddeler dereye döndü. İnsanlar kovalarla evlerinden su boşalttı.
İlk bakışta "Su çok." diye düşünebilir insan. Oysa gerçek tam tersidir. Kuraklık artık yalnızca yağmurun az yağması değildir. Kuraklık, yağmurun toprağa işleyememesidir. Bir gecede yağan yağmur, aylarca süren susuzluğun ilacı olamaz. Toprak doymadan su sel olur. Baraj dolar ama yer altı suları dolmaz. Dereler kabarır ama pınarlar eski gücüne kavuşamaz. İklim bize yeni bir dil öğretiyor. Bu dilde hem sel var hem de kuraklık. Hem taşkın var hem susuzluk.
İnegöl Ovası'nın yaşlı çiftçileri bunu rakamlarla değil, elleriyle anlatıyor. "Eskiden buğday başağı daha ağırdı." "Eskiden kuyuya bu kadar inilmezdi." "Eskiden ceviz bu kadar erken susamazdı." Bu cümleler, resmi raporlarda yer almayan iklim arşividir.
Bir köylünün hafızası bazen meteoroloji istasyonundan daha güçlüdür. Çünkü toprağın nabzını makinelerden önce eller hisseder. Hayriye'de sabahın erken saatlerinde tarlaya giden bir çiftçi, toprağın kokusundan yağmuru tahmin ederdi. Şimdi aynı çiftçi gökyüzüne değil, telefonundaki hava durumu uygulamasına bakıyor. Teknoloji ilerledi ama güven duygusu geriledi. Eskiden insanlar yağmurun geleceğini beklerdi. Şimdi gelip gelmeyeceğini sorguluyor.
İnegöl yalnızca sanayi kenti değildir. Aynı zamanda suyun büyüttüğü bir tarım kentidir. Şeftali bahçeleri... Armut ağaçları... Cevizler... Mısır tarlaları... Sebze üretimi... Hepsi suyla konuşur, suyla doyar. Suyun dili değişirse ürünün kaderi de değişir. Kuruyan yalnızca toprak değildir. Köyün, köylünün ekonomisidir. Gençlerin köyde kalma umududur. Dededen toruna geçen üretim kültürüdür. Belki de en acısı budur. Çünkü su çekildiğinde yalnızca dere yatağı boşalmaz. Köy de boşalır. Bir ev kapanır. Bir okul öğrenci bulamaz. Bir kahvede domino oynayan ihtiyar delikanlıların sayısı azalır. Sonra bir gün fark edilir ki köy yerinde durmaktadır ama köylülük yavaş yavaş çekilmiştir.
Hiç fark ettiniz mi? İnegöl son yıllarda ani yağışların ve su baskınlarının yanı sıra sıcak hava dalgalarını da daha sık yaşamaya başladı. Bir tarafta birkaç saatte taşan dereler, diğer tarafta yaz ortasında çatlayan topraklar var. Bu çelişki, iklim krizinin artık uzak bir ihtimal değil, yaşanan bir gerçek olduğunu gösteriyor.
Bu tabloya neden yalnızca doğanın suçuymuş gibi bakıyoruz? Her yeni organize sanayi bölgesi, her yeni beton yüzey, her plansız yapılaşma yağmur suyunun toprağa ulaşmasını biraz daha zorlaştırıyor. Her kesilen orman, suyun toprağa süzülmesini azaltıyor. Her doldurulan dere yatağı, taşkını biraz daha büyütüyor. Her yanlış sulama yöntemi yer altındaki geleceğimizi biraz daha eksiltiyor. Sonra dönüp "İklim değişti." diyoruz. Elbette değişti. Ama yalnızca iklim değişmedi ki, biz de değiştik, toprağa bakışımız değişti. Toprağa “toprak ana” diye değil rant kaynağı olarak bakıyoruz. Suyu ortak miras olmaktan çıkarıp tüketilecek bir kaynak gibi görmeye başladık. Oysa suyun sahibi yoktur. Su ve toprak bize emanettir.
Belki de İnegöl'ün en büyük şansı hâlâ köyleridir. Çünkü köyler bize unuttuğumuz bir bilgiyi hatırlatıyor. Suyun kıymeti muslukta değil, kaynağında anlaşılır. Bir pınar kuruduğunda yalnızca su kaybolmaz. Kuşlar yön değiştirir. Arılar başka çiçek arar. Ceviz ağacı sessizleşir. Toprak sertleşir. İnsan da biraz eksilir.
Bugün Boğazköy Barajı yağışlarla yeniden dolmuş olabilir. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak birkaç yağışlı mevsim, uzun yılların yanlış su yönetimini tek başına telafi edemez. Bilim insanlarının da vurguladığı gibi, iklim değişikliği yağışların düzensizleşmesine yol açarken suyun daha dikkatli yönetilmesini zorunlu kılıyor. Belki de artık İnegöl için yeni bir kalkınma anlayışına ihtiyaç var. Daha çok beton değil... Daha çok ağaç. Daha fazla sondaj değil... Daha fazla yağmur suyu hasadı. Daha büyük fabrikalar değil... Daha sağlıklı su havzaları. Çünkü mobilya yeniden üretilebilir. Fabrikalar yeniden kurulabilir. Yollar yeniden yapılabilir. Ama bir pınar kuruduğunda onu geri getirmek bazen bir insan ömründen daha uzun sürer.
Bir gün çocuklarımız bizi Oylat'a götürmemizi isteyecek. Belki Cerrah Çayı'nın kıyısında yürümek isteyecek. Belki Hayriye'nin dere boyundaki çınarlarının altında su sesi dinlemek isteyecek. O gün onlara ne göstereceğiz? Fotoğrafları mı? Anıları mı? Yoksa hâlâ akan bir dereyi mi?
Su yalnızca toprağı değil, bir kentin hafızasını da besler. İnegöl'ün gerçek zenginliği mobilya fabrikaları kadar, Oylat'ın serinliği, köy çeşmelerinin sesi, ceviz ağaçlarının gölgesi ve ovanın bereketidir. Eğer bunları koruyabilirsek, yalnızca suyu değil; İnegöl'ün ruhunu da korumuş olacağız. Eğer koruyamazsak, bir gün kuruyan yalnızca dereler olmayacak. Sessizce eksilen şey, bu toprakların hikâyesi olacaktır.

Yazımızı şairimiz Nazım Hikmet’in güzel bir şiiriyle bitirelim.
DAVET
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı