Dünyanın en büyük yalanlarından biri, doğanın tükenmez olduğudur. İkincisi ise ekonomik büyümenin sonsuza kadar sürebileceğidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz su krizi, kuraklık ya da iklim değişikliği kadar, bu iki büyük yalanın ürünüdür.

Bize yıllardır aynı masal anlatıldı. Daha çok üretirsek daha zengin olacağız, daha çok tüketirsek daha mutlu yaşayacağız, daha fazla maden çıkarırsak kalkınacağız, daha fazla beton dökersek gelişeceğiz.

Oysa bugün dönüp etrafımıza baktığımızda görüyoruz ki büyüyen şey yalnızca şirket bilançoları oldu. Kuruyan ise nehirler, göller, ormanlar ve geleceğimiz.

Türkiye, sessizce büyüyen bir ekolojik felaketin tam ortasında duruyor. Anadolu'nun gölleri birer birer çekiliyor. Yer altı suları yüzlerce metre derinliklerden pompalanıyor.

Konya Ovası obruklarla parçalanıyor. Ormanlar madencilik ruhsatlarıyla delik deşik ediliyor. Yaylalar enerji projelerine, kıyılar turizm yatırımlarına, zeytinlikler sanayiye açılıyor.

Sonra dönüp bütün bunlara "iklim değişikliği" diyoruz.

Hayır. İklim değişikliği bu felaketin yalnızca hızlandırıcısıdır. Asıl neden, doğayı yaşamın temeli olarak değil, sermayenin hammaddesi olarak gören ekonomik düzendir. Kapitalizm için su hayat değildir; maliyet unsurudur. Orman ekosistem değildir; kerestedir.

Dağ yalnızca içindeki altının değerini taşır. Toprak ise üzerinde yükselecek fabrikanın ya da lüks konutun metrekaresidir. İşte tam da bu yüzden bugün yalnızca suyu değil, doğanın kendisini kaybediyoruz. Karl Marx, kapitalizmin insan ile doğa arasındaki doğal ilişkiyi kopardığını 150 yıl önce yazmıştı.

Bugün bu kopuş artık laboratuvarlarda değil, Anadolu'nun kuruyan göllerinde gözle görülüyor. Toprağın ürettiği yeniden toprağa dönmüyor. Yer altından çekilen su, doğanın yenileyebileceğinden kat kat hızlı tüketiliyor.

Milyonlarca yıllık ekolojik döngüler birkaç on yıllık kâr hesaplarına kurban ediliyor. Bunun adı ilerleme değildir. Bunun adı ekolojik yıkımdır. Sistemin bize sunduğu çözüm ise daha da ironik.

Bir taraftan doğayı yok ediyor, diğer taraftan "yeşil büyüme" sloganlarıyla aynı düzeni sürdürmeye çalışıyor. Oysa doğayı metalaştıran zihniyet değişmeden hiçbir "yeşil" teknoloji bu krizi çözemez.

Güneş paneli üretirken dağları yok ediyorsanız, elektrikli otomobil satarken lityum uğruna su havzalarını kurutuyorsanız, yalnızca yıkımın rengini değiştirmiş olursunuz.

Su Tükenmi̇yor, Kapi̇tali̇zm Yaşami Tüketi̇yor

Bugün dünyanın en büyük madencilik şirketleri kendilerini çevreci olarak tanıtıyor. Petrol şirketleri karbon nötr reklamları yayımlıyor. Bankalar sürdürülebilirlik raporları hazırlıyor. Ama aynı şirketler Amazon Ormanları'nı, Afrika'nın su havzalarını, Latin Amerika'nın dağlarını ve Anadolu'nun ormanlarını sermaye birikiminin yeni sınırları hâline getiriyor.

Çünkü kapitalizm krizleri çözmez, krizlerden beslenir. Kuraklık yeni baraj ihaleleri demektir. Yangın yeni inşaat projeleri demektir. Sel felaketleri yeni altyapı yatırımları demektir.

Doğal afetler bile piyasa için yeni yatırım alanlarına dönüşüyor. İşte tam da bu nedenle su krizi yalnızca çevre meselesi değildir. Su krizi sınıfsal bir meseledir. Çünkü kuruyan gölden zarar gören holding değildir, ürünü tarlada yanan küçük çiftçidir.

İçme suyuna ulaşamayan lüks siteler değildir, mahallenin yoksul insanlarıdır. Artan gıda fiyatlarının yükünü uluslararası şirketler değil, emekçiler taşır.

Ekolojik yıkımın faturası her zaman halkın omuzlarına yüklenirken, doğanın yağmasından elde edilen servet dar bir sermaye grubunun kasasına aktarılır.

Bugün Türkiye'de kullanılan suyun yaklaşık yüzde 77'si tarımda tüketiliyor. Ancak milyonlarca metreküp su hâlâ plansız sulama yöntemleriyle boşa akıyor. Yer altı suları denetimsiz kuyularla çekiliyor.

Kent şebekelerinde yüksek oranlarda su kaybı yaşanıyor. Bilim insanları yıllardır uyarıyor; fakat bilim, rantın karşısında çoğu zaman sessizleştiriliyor. En acı olan ise toplumun büyük bölümünün bu felaketi yalnızca seyretmesidir. Oysa doğa bizim dışımızda duran bir nesne değildir.

Biz doğanın bir parçasıyız, nehir kuruduğunda yalnızca su eksilmez, tarım çöker, gıda pahalanır, göç başlar, yoksulluk derinleşir, eşitsizlik büyür, toplumsal gerilim artar. Yani ekolojik kriz, aynı zamanda ekonomik ve siyasal krizin de kaynağıdır.

Bu nedenle çözüm yalnızca musluğu biraz daha az açmak değildir. Elbette bireysel tasarruf önemlidir; ancak bireysel vicdanla çözülemeyecek kadar büyük bir sorunla karşı karşıyayız.

Mesele, hangi ekonomik modelin yaşamı esas aldığıdır. İhtiyacımız olan şey, doğayı sermayenin sınırsız büyüme arzusundan koruyacak kamucu, demokratik ve ekolojik bir dönüşümdür.

Suyun kamusal bir hak olarak görülmesi, havzaların mutlak koruma altına alınması, madencilik ve enerji projelerinin ekolojik sınırlar gözetilerek planlanması, tarımın şirketlerin değil toplumun gıda güvencesini esas alacak biçimde yeniden örgütlenmesi ve fosil yakıtlara bağımlılığı azaltacak adil bir enerji dönüşümü bu dönüşümün temel taşlarıdır.

Çünkü bugün yaşadığımız kriz, "doğanın krizi" değildir. Doğa milyarlarca yıldır kendini yenilemeyi biliyor. Krizde olan, doğanın sınırlarını tanımayan ekonomik düzendir.

Su tükenmiyor. Biz, onu alınır satılır bir ürüne/mala dönüştüren anlayışla birlikte yaşamın kaynaklarını tüketiyoruz.

İnsanlığın sorunu; çocuklarımıza nasıl bir ekonomik büyüme bırakacağımız değil, üzerinde yaşayabilecekleri bir ülke, toprak bırakıp bırakamayacağımızdır.

Eğer bugün nehirleri, ormanları ve toprağı piyasanın kısa vadeli kâr hesaplarına teslim etmeye devam edersek, yarın miras bırakacağımız şey bereketli bir Dünya/Anadolu değil; susuzluk, yoksulluk ve geri dönüşü olmayan bir ekolojik çöküş olacaktır.

Gerçek ilerleme, daha fazla tüketmekte değil; yaşamı yeniden üretmeyi öğrenmektedir. Bugünün en büyük siyasal sorumluluğu da tam burada başlamaktadır.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]