Dünyanın en büyük krizlerinden biri sessizce büyüyor. Savaşlar manşetlere çıkıyor, ekonomik krizler televizyon ekranlarını dolduruyor, seçimler bütün ülkenin gündemini işgal ediyor. Oysa yaşamın kendisini tehdit eden çok daha büyük bir felaket kapımızda duruyor: Su krizi.

Birleşmiş Milletler yıllardır uyarıyor. İklim bilimciler onlarca yıldır rapor üstüne rapor yayımlıyor. Çevre örgütleri alarm veriyor. Fakat siyasetin gündeminde hâlâ rant var, beton var, kısa vadeli ekonomik büyüme var. Hayatı mümkün kılan su ise yalnızca kuraklık yaşandığında hatırlanıyor.

Türkiye de bu büyük krizin tam ortasında bulunuyor. Bir zamanlar "su zengini" olduğu söylenen ülkemiz artık su stresi yaşayan ülkeler arasında gösteriliyor. Kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı yaklaşık 1.300 metreküpe kadar gerilemiş durumda. Nüfus artışı ve iklim değişikliğinin mevcut seyri devam ederse birkaç on yıl içinde Türkiye, su fakiri ülkeler sınıfına girebilir.

Ancak yaşananları yalnızca iklim değişikliğiyle açıklamak büyük bir yanılsama olur. Bugün yaşadığımız ekolojik felaket, doğanın yıllardır piyasanın insafına bırakılmasının sonucudur. Çünkü kapitalizm için orman yalnızca kesilecek ağaçtır; dere yalnızca üzerine HES kurulacak sudur; dağ yalnızca içindeki maden cevheridir; tarım arazisi yalnızca imara açılacak arsadır. Doğa yaşam alanı olmaktan çıkarılmış, alınıp satılan bir meta hâline getirilmiştir.

Tükenen Su Deği̇l Geleceği̇mi̇zdi̇r! Ercan Eroğlu Gençgazete-1

Kapitalist sistem sınırsız büyüme üzerine kuruludur. Oysa üzerinde yaşadığımız gezegen sınırlıdır. İşte bütün çelişki burada başlıyor. Sonsuz kâr arayışı, sonlu doğal kaynaklarla sürdürülemez. Buna rağmen her yıl daha fazla üretim, daha fazla tüketim, daha fazla enerji ve daha fazla maden talep ediliyor. Sonuç ise kuruyan göller, kesilen ormanlar, kirlenen akarsular ve susuz kalan kentler oluyor.

Bugün Anadolu'nun dört bir yanında bu yıkımın izlerini görmek mümkün. Burdur Gölü her yıl biraz daha küçülüyor. Akşehir Gölü eski ihtişamını çoktan kaybetti. Eber Gölü can çekişiyor. Tuz Gölü kilometrelerce çekiliyor. Konya Ovası'nda yer altı suları öylesine hoyratça tüketildi ki sayıları üç bine yaklaşan obruklar oluştu. Toprak adeta "Artık yeter" diyerek çöküyor.

Bütün bunlar doğanın bize gönderdiği açık uyarılardır.

Ne var ki iktidarlar hâlâ bu uyarıları duymak istemiyor. Çünkü doğa, sermaye açısından korunması gereken ortak bir yaşam alanı değil; ekonomik büyümenin hammaddesidir. Bu anlayışın sonucu olarak ormanlar "kamu yararı" adı altında madencilik şirketlerine açılıyor. Zeytinlikler, meralar, yaylalar ve su havzaları yatırım projelerinin önündeki engeller olarak görülüyor.

Özellikle altın madenciliği yıllardır ülkenin en büyük çevre tartışmalarından biri olmayı sürdürüyor. Açık ocak işletmeciliği için binlerce hektar orman yok ediliyor. Cevheri ayrıştırmak amacıyla kullanılan kimyasal süreçler konusunda bilim insanları sürekli daha sıkı denetim çağrısı yapıyor. Maden sahaları yalnızca bulunduğu bölgeyi değil, yer altı ve yer üstü su sistemlerini de uzun yıllar etkileyebilecek riskler taşıyor. Birkaç ton altın uğruna binlerce yıllık ekosistemler geri dönülmez biçimde tahrip ediliyor.

Bütün bunlar yalnızca çevre meselesi değildir; sınıfsal bir meseledir. Çünkü temiz suya erişim giderek ayrıcalığa dönüşüyor. Kuraklıktan en çok küçük çiftçi etkileniyor. Susuz kalan köyler boşalıyor. Tarımsal üretim azalınca gıda fiyatları yükseliyor. Artan maliyetlerin yükünü ise şirketler değil, emekçiler ödüyor. Doğa talanından elde edilen kâr özelleşirken, ortaya çıkan zarar bütün toplum tarafından paylaşılıyor.

Bugün Türkiye'de kullanılan suyun yaklaşık yüzde 77'si tarımsal sulamada tüketiliyor. Buna rağmen milyonlarca metreküp su hâlâ ilkel sulama yöntemleri nedeniyle boşa akıyor.

Kent şebekelerinde bazı bölgelerde su kayıp ve kaçak oranları yüzde 30'un üzerine çıkabiliyor. Yağmur suları yeterince depolanmıyor. Yer altı suları plansız biçimde çekiliyor. Bilim insanlarının yıllardır dile getirdiği öneriler ise çoğu zaman rapor raflarında unutuluyor.

Tükenen Su Deği̇l Geleceği̇mi̇zdi̇r! Ercan Eroğlu Gençgazete

Su krizini derinleştiren yalnızca yanlış politikalar değil, aynı zamanda çılgın tüketim kültürüdür. Kapitalizm insanlara ihtiyaçlarından fazlasını tüketmeyi öğretiyor. Daha büyük evler, daha fazla otomobil, daha çok alışveriş, daha fazla enerji, daha fazla et tüketimi, daha fazla sanayi üretimi...

Oysa her tüketim kaleminin arkasında görünmeyen devasa bir su tüketimi bulunuyor. Bir pamuklu tişörtün üretimi için yaklaşık 2.700 litre, bir kilogram sığır eti için ortalama 15.000 litre, bir fincan kahve için ise yaklaşık 140 litre su harcanıyor. Tükettiğimiz her ürün, aslında görünmeyen suyu da tüketiyor.

Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu kriz, yalnızca iklim krizi değildir. Aynı zamanda üretim ve tüketim modelinin krizidir. Sürekli büyümeyi hedefleyen ekonomik sistem, ekolojik sınırları çoktan aşmıştır. Daha fazla kâr uğruna doğa yağmalanırken, gelecek kuşakların yaşam hakkı bugünden tüketilmektedir.

Üstelik bütün bunlar olurken çevreyi savunanlar çoğu zaman "kalkınma karşıtı" olmakla suçlanıyor. Oysa gerçek kalkınma; ormanını koruyan, suyunu kirletmeyen, toprağını verimli kullanan, çocuklarına yaşanabilir bir ülke bırakabilen toplumların başarısıdır. Ekonomik büyüme rakamları yükselirken göller kuruyorsa, çiftçi üretimden çekiliyorsa, insanlar içecek temiz su bulamıyorsa ortada kalkınma değil, ekolojik iflas vardır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca yeni barajlar yapmak değildir. İhtiyaç duyduğumuz şey; doğayla savaşmayı bırakan yeni bir ekonomik anlayıştır. Suyu piyasaya bırakmayan, ormanı maden şirketlerine teslim etmeyen, tarımı uluslararası tekellerin insafına terk etmeyen kamucu ve ekolojik bir kalkınma modelidir.

Çünkü su yalnızca musluktan akan bir kaynak değildir. Su; yaşamın kendisidir. Onu korumak, yalnızca çevrecilerin değil, çiftçinin, işçinin, öğretmenin, mühendisin, çocuğun ve emekli yurttaşın ortak sorumluluğudur.

Doğa bizden intikam almıyor. Doğa yalnızca kendi yasalarını işletiyor.

Sorunbizde, biz, kâr uğruna geleceğimizi tüketen bu anlayışa ve vurdum duymazlığa daha ne kadar sessiz kalacağız?

Oysa, bugün kuruyan yalnızca göller değildir. Sessiz kaldığımız her gün, çocuklarımızın geleceği de biraz daha kuruyor.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]