İnsanoğlu, yaşadığı dünyayı kendi elleriyle biçimlendiren tek canlıdır. Dağları aşmış, vadileri doldurmuş, nehirlerin yönünü değiştirmiş, şehirler kurmuş, yollar açmış ve kendisine daha yaşanabilir bir çevre oluşturduğunu düşünmüştür. Ancak bugün geldiğimiz noktada asıl sormamız gereken soru şudur: Dünyayı değiştiren insan, kendi değiştirdiği dünyanın içinde kendisini nasıl değiştirmiştir?
Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu birçok sorun, yalnızca doğanın bize hazırladığı sorunlar değildir. Bunların önemli bir bölümü, insanın kendi eliyle oluşturduğu fiziki çevrenin sonucudur. Plansız büyüyen şehirler, betonlaşan topraklar, yok edilen yeşil alanlar, nefes alamayan mahalleler, ulaşım keşmekeşi, gürültü, görüntü kirliliği ve giderek birbirine yabancılaşan insanlar… Bunların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı. Hepsinde insanın bir payı var.
Daha rahat yaşayalım derken hayatımızı zorlaştırdık. Daha hızlı ulaşalım derken zamanımızı yollarda tüketmeye başladık. Daha büyük yapılar kurarken toprağı ve ortak yaşam alanlarını küçülttük. Daha çok tüketelim derken doğanın taşıyamayacağı bir yük oluşturduk. Şehirleri büyüttük ama insanın şehir içindeki hareket alanını ve nefes alabileceği boşlukları daralttık.
Fakat fiziki çevrenin bozulması yalnızca şehirlerde görülmüyor. Dün Bilecik ve Söğüt’te bulunduğum sırada özellikle mermer ocakları ve maden sahalarında gördüğüm manzara, bu meselenin başka bir boyutunu da gözler önüne serdi. Dağların kesildiğini, geniş alanların parçalandığını, bitki örtüsünün yok edildiğini görmek insanı ister istemez şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Yer altındaki zenginliği ekonomiye kazandırırken, yer üstündeki doğal zenginliği ne ölçüde kaybediyoruz?
Mermer, bu coğrafyanın önemli ekonomik değerlerinden biridir. Madencilik de ülke ekonomisi açısından gerekli ve vazgeçilmez bir üretim alanıdır. Dolayısıyla mesele mermer çıkarmak veya madencilik yapmak değildir. Asıl mesele, üretirken neyi kaybettiğimizi görebilmektir.
Bir mermer bloğu çıkarılırken yalnızca kaya alınmıyor. Dağın doğal yapısı değişiyor, toprak hareket ediyor, bitki örtüsü ortadan kalkıyor, arazi parçalanıyor; kimi zaman su kaynaklarının ve doğal yaşamın dengesi bozuluyor. Milyonlarca yılda oluşmuş bir doğal yapı, birkaç yıllık ekonomik faaliyet uğruna geri dönüşü zor biçimde değiştiriliyor.
Ekonomik kazancı hesaplarken yalnızca çıkarılan mermerin miktarını, madenin üretim değerini ve elde edilen geliri hesaplamak yeterli değildir. Tahrip edilen ormanın, bozulan su kaynaklarının, değiştirilen arazi yapısının ve kaybolan doğal hayatın da bir bedeli vardır. Bu bedel bugün ekonomik tablolarda görünmeyebilir; fakat gelecek kuşakların karşısına mutlaka çıkar.
Çünkü çıkarılan mermer satılabilir, yeniden işlenebilir ve tüketilebilir. Fakat milyonlarca yılda oluşmuş bir doğal kaya kütlesini aynı süre içinde yeniden oluşturamayız. Yok edilen bir ormanı birkaç fidan dikerek yeniden kurduğumuzu düşünebiliriz; ancak o ormanın oluşturduğu ekosistemi, toprağı, suyu ve canlı çeşitliliğini kısa sürede geri getiremeyiz.
Bu nedenle bir ülkenin yalnızca yer altındaki madenleri değil, yer üstündeki ormanları, dağları, ovaları, dereleri ve doğal yaşam alanları da millî servetidir. Yer altındaki zenginliği ekonomiye kazandırırken yer üstündeki zenginliği yok etmek, aslında servetin bir biçimini tüketirken başka bir biçimini kaybetmektir.
Asıl mesele ise burada bitmiyor. Çünkü insan, kendi oluşturduğu fiziki çevrenin yalnızca sahibi değil, zamanla onun ürünü hâline de geliyor. Yaşadığı çevre insanın davranışlarını, alışkanlıklarını ve hatta dünyaya bakışını sessizce biçimlendiriyor.
Düzenli bir sokak insana düzeni, temiz bir çevre temizliği, korunmuş bir ağaç doğaya saygıyı, iyi tasarlanmış bir meydan birlikte yaşamayı öğretir.
Bunun tersi de doğrudur. Bozuk çevre, bozuk davranışı sıradanlaştırır.
Bir süre sonra insan, oluşturduğu bozukluğa alışıyor. Kaldırımın işgal edilmesini, sokağın kirletilmesini, binaların çirkinleşmesini, yeşilin yok edilmesini, gürültünün artmasını ve şehrin yaşanmaz hâle gelmesini normal kabul etmeye başlıyor.
Daha da önemlisi, kendi yaptığı bozukluğu görmemeye başlıyor.
Bozduğumuz çevre zamanla bizim ölçümüz hâline geliyor.
Çocukların oynayacağı alanı yok edersek yalnızca bir boşluğu ortadan kaldırmış olmayız; çocukluğun kendisini değiştiririz.
İnsanların karşılaşacağı meydanları ve ortak alanları ortadan kaldırırsak yalnızca şehir dokusunu değil, komşuluğu ve toplumsal ilişkileri de değiştiririz.
Ağaçları yok edersek yalnızca yeşili değil, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi de zayıflatırız.
Bu yüzden çevre meselesini yalnızca “doğayı koruma” meselesi olarak görmek yeterli değildir.
Çevre aynı zamanda insanı biçimlendiren bir eğitim alanıdır. İnsan, içinde yaşadığı çevreden bağımsız değildir.
Fiziki çevre ne kadar düzenli, temiz, estetik ve yaşanabilir olursa insanın davranışlarının da bundan olumlu etkilenmesi beklenir.
Bugün ihtiyacımız olan şey üretimden vazgeçmek değildir. Madeni de mermeri de ekonomiye kazandırabiliriz. Fakat üretim ile çevre tahribatı arasındaki hesabı birlikte yapmak zorundayız. Kazandığımız ekonomik değerin karşılığında neyi kaybettiğimizi de görmek zorundayız.
Çünkü doğa bize ait bir hammadde deposu değildir. Geçmişten devraldığımız ve gelecek kuşaklara bırakmak zorunda olduğumuz ortak bir yaşam alanıdır.
Belki de artık yalnızca “Nasıl bir şehir kuracağız?” sorusunu değil, “Nasıl bir çevrede ve nasıl bir insan olarak yaşayacağız?” sorusunu sormamız gerekiyor.
Çünkü kurduğumuz şehir, açtığımız maden, kestiğimiz dağ, yok ettiğimiz orman ve bıraktığımız çevre, aslında nasıl bir toplum olduğumuzu da gösteriyor.
Dün Bilecik ve Söğüt’te gördüğüm manzaranın ardından aklımda kalan soru çok basit ama çok ağırdı: Bugün mermeri ve madeni çıkarıyoruz. Peki yarın geriye ne bırakacağız?
İnsanoğlu kendi elleriyle dünyayı değiştirdi. Şimdi değiştirdiği dünyanın içinde kendisini yeniden kurmak zorunda.
Çünkü çevreyi düzeltmeden insanı, insanı düzeltmeden toplumu düzeltmek kolay değildir.
Ve belki de bütün bu meselenin özeti tek bir cümlede saklıdır:
Fiziki çevresi bozuk olanın çehresi de bozuk olur.
İsmail Yıldız
Kartepe,
24 Ağustos 2026