Yuvalar gördüm; beton soğukluğunda, ıssız, terkedilmiş, kalabalıkta yalnız bırakılmış, ümitsiz, hayat karmaşasında kaybolmuş, kadını fıtratından, erkeği adamlığından soğutmuş, yavruları sevgiden yoksun bırakılmış, yaşamın kıyısında öylece bekleyen, sanki kendi idam emrini veren yuvalar gördüm.
Erkeğin adamlığını gücü sandığı, karısını eşi değil de kölesi gibi gördüğü, namusun sadece kadına has olarak saydığı, aklı ve gözü dışarıda olup eve hükmetmeye çalıştığı tuhaf evlilikler halkasına şahit oldum.
Kadının dışarıda çalışıyor olmasını eşine karşı silah gibi doğrulttuğu, paranın gücünü hanımlığa değiştiği, yuvasını merhametle kurması gerekirken değişik bir otoriterliğe büründüğünü hayretle izledim.
Modern zamanların, sanal hayatların, popüler kültürün, sosyal medya kanallarıyla, reklamlar aracılığıyla, moda akımlarıyla gerçek hayatları altüst ettiklerini içim burkularak gördüm. Çağdaş olmanın, özgür olmanın, cesur olmanın, özgüvenli olmanın anlamlarını yitirdiğini; kelimelerin dahi saçma sapan kavramlara çevrildiğini şaşkınlıkla seyrettim. Ve en acısı da bunun en ağır bedelini yuvaların ödediğini gördüm.
En korkunç tuzakların aile üzerinden oynandığı, ailenin gereksiz, sıkıcı, itici, kısıtlayıcı bir kurum gibi gösterilerek gençlerin yuva kurmaktan kaçtıklarını idrak ettim. Bu sebeple her geçen gün evlilik yaşının kadın ya da erkek fark etmeksizin geciktiğini gözlemledim.
Teknolojinin faydasından çok zararına uğrayan bir toplum olarak, sosyal medya eksenli bir yaşama özenti duydukça da aile kurumunun alacağı yaranın derinleşeceği aşikâr olduğunu bildim. Sanal hayatlar her şeyin en konforlusunu, en şaşalı olanını, sorunsuz, dertsiz, zahmetsiz hayatları göz önüne sererken gerçekten kopan, aslında olması mümkün olmayanı seyirciye aktarmaktadır.
Böyle olunca hayatının baharında, çiçeği burnunda, aklı beş karış havadaki gençlerimiz, hayatlarını sanal yönettiği için gerçeklik algısından uzak isteklerin ve yaşamların peşinde koşmaktadırlar. Bu durum ise erkek ve kadının beklenti çıtalarını yükselttiği için işin işinden çıkılmaz istekler, kutlamalar, törenler beklenilmekte, olmayınca da sorunlar yaşanarak ayrılıklar yaşanmaktadır.
Daha aile olunmadan erkek ya da kadın bir gösteriş çılgınlığı çerisinde rakip gibi sürekli yarışmakta, birbirini anlamaları için sarf etmeleri gereken enerjiyi saçma sapan akımlara uyarak harcamaktadırlar. Popüler kültür onlara sadece yalandan bir mutluluk sunarken aslında birbirlerini tanımalarına da engel olmaktadır.
Herkesin moda diye birbirine yaptığı uçuk kaçık sürprizleri sevgi göstergesi sanmakla aslında hayatlarının en büyük yanılgısını yaşamaktadırlar. Çünkü özel olan sadece senin için ve sadece sana özel anlamı olandır.
Herkesin sevgi dili başkadır, kimi bir bakışla, kimi güzel bir sözle, kimi okuduğu şiirle, kimi hazırladığı güzel bir ikramla, kimi küçük içten bir hediyeyle aktarır sevgisini, kimse tıpatıp aynı bir hale bürünemez. O vakit ya yapmacıktır, ya da iyi bir oyuncudur…
Sevgi dahi sahteleşirse, samimi ne kalır ki bu hayat yolcuğunda? Yuvaya doğru giden yolda tekdüze sanal hayatlardan uzaklaşmak ve kendinin ne istediğini ya da yuvasında ne olmaması gerektiğini bilmesi gerekir. Benliğinin farkında olan karşısındaki ile biz olma yolcuğuna talip olabilir.
Yuvalar gördüm muhabbetle kurulan, samimiyetle şekillenen, sevgiyle yoğrulan, saygı ile güzelleşen, sadakatle güçlenen, emek, özveri, fedakârlıkla perçinleşen, birbirini saran sarmalayan ama sıkıp daraltmayan, incitmekten edep ile kaçınan, mahremiyetini biz olma bilinci ile saklayan, kadının hanım gibi olduğu, erkeğinse adam gibi kaldığı yuvalar gördüm.
Gücün değil merhametin egemen olduğu, mutluluğun huzur ile kaim olduğu, evlatların şefkatle yetiştiği, sadece kendine has haneler gördüm…
Sözün özü; “ Önemli olan seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Hz. Peygamberin verdiği öğüt aynıdır. “ Sana ayna olacak insanı bul.” MEVLANA
Sevda ÇEVİK