Hayat denilen zıtlıklar ile kaim durmaktadır; iyiyle kötü, doğru ile yanlış, beyaz ile siyah, doğum ile ölüm, adalet ile zulüm hep birbirine sarmalanmıştır.

Tezatlıklar sayesinde hakkı bulur insan, kötülüğün çirkinliği olmasa iyiliğin güzelliğini idrak edemez, vedalar olmasa vuslattan habersizdir; ihanet olmasa sadakate karşı vefasızdır. İmtihan olmasa nimetlerden gafil yaşar, zorluk olmasa kolaylığın rehavetine kapılır gider.

İnsan; kimine göre kökeni nisyan “unutan, nankör”; kimine göre kökü ünsiyet; “alışkanlık, dostluk” anlamına gelen kavramdır. İnsanlık medeniyetine göre bakıldığında Batı, nisyan kelimesini seçmiş; Doğu ise ünsiyet kavramını tercih etmiştir.

Birbirine zıt iki anlam biri nankörlüğü ön plana çıkaran diğeri ise insaniyeti dostluğu ve kardeşliği öne çıkaran kavramdır. Aslında birbirinin içinde birbirine bağlı iki özelliktir. Çünkü insan özünde iyi ve kötü her türlü hissiyatı barındırandır. Asıl olan hangisini beslemeyi tercih ettiğidir. Kimileri bakıp kör olmayı seçmiş, hırs, menfaat, kibir ve bencillik dehlizinde boğulmayı göze almıştır.

Hazın ve hızın sarhoşluğunda anlık zevklerine dalıp ömürlerinin sonunu düşünmeden yaşamayı seçmiştir. Bu kısım nisyanda olmayı marifet sayanların yoludur. Diğer bir yanda ise; yaşadığı anın, beraber olduğu kişinin, kendine verilen imkânların farkında olmayı seçen, anlık hazların değil zamana yayılan huzurun peşinde olan, baktığını gören gördüğünü ise idrak eden insanlar vardır.

Yavaş, dingin, sakin ama kararlı ve vefalı halleri ile zora talip ancak ünsiyet yönleri ön planda fıtratlarının âdemleri çıkar karşımıza…

Hayat yolculuğunda birbirine zıt halleri ile beraber yürürler. Kendilerine sunulan ömür sayfasını hepsi kendince bir tarz ile doldururlar. Oysa geldikleri kaynak aynıdır, elest bezminde Yaratıcıya verdikleri söz aynıdır. Biri ahdine vefalı olmayı diğeri ise vefasız olmayı seçmiştir.

Bu yüzden aynı özden gelmelerine hamurları aynı yoğrulmasına rağmen bambaşka hayatlara yelken açmışlardır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanmıştır bu gerçeklik, herkes beslediği yönü ile hayata tutunur. Kötülükten beslenen kendine ve çevresine onun zehrini saçar, iyilikten beslenenden ise mis kokan güzellikler saçılır dünya sahnesine…

Hz. Âdem ile başlayan insanın hikâyesinde, şeytan kibrin ve hasedin pisliğinde boğulup huzurdan kovulmayı tercih etmiştir. İlk insan ise hatasını fark edip tövbe yağmurunda yıkanmayı, pişman olup arınmayı seçmiştir.

Kendini şeytandan ayıran en önemli yönü, hatasını kabullenip vazgeçmeyi, acizliğini bilip Hakka yönelmeyi bilmiştir. Bundandır nisyan tarafını güçlendirenler şeytanın ayak izlerini sürenlerdir. Ünsiyet tarafını güçlendirenler ise nebevi medeniyetin yolundan gidenlerdir.

Tezatlıklar manzumesi hayatta var ola dursun; Muharrem ayı ile gelen ve içimize yerleşen “ Aşure yemeği” ile tatlanan ağızlarımız zıtlıkların renginin farkında mıdır? Rivayetlere göre; Hz. Âdem’in tövbesi, Hz. Yunus’un balığın karnından kurtuluşu, Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağına yanaşması, Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i yararak Firavundan kurtuluşu, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişi gibi birçok olayın Muharrem ayında olduğu bilinir.

Nuh AS, gemiye her canlıdan çifter çifter almış, inanları ile beraber binmiştir. Tufan sona erdiğinde ise hep beraber ellerinde ne varsa katıp bir aş pişirmişlerdir. Ortaya çıkan yemeğin adı AŞURE olmuştur. Birbirinden farklı, tatlı tuzlu, bakliyat, kuru meyve gibi şeylerin karışması ise aroması kendine has ve lezzetli bir tat olmuştur. Tuhaf olan bu zıtlıkların bir araya geldiğindeki ahenkli uyumudur.

Nesilden nesile zevkle yenilen bu aş, farklıların bir özde harmanlanacağını tüm insanlığa sunmuştur. Olması gereken özünü ünsiyet kardeşlik ile birleştirmeyi bilmektir. Ünsiyetin verdiği aynı kaynaktan beslenen farklılıklar zenginlikler oluşturacak ve düşmanlık, kin ve nefret gibi kötülükleri silip götürecektir. Yeter ki içimizde Nuh’un kurtulacaklarına dair olan umudu hep olsun…

Sözün özü; “ İnsanlar aynı daldan düşmüş güzel meyveler gibidir. Her biri rengi ve kokusu ile farklı bir güzellik sunar.” (MEVLANA )

Sevda ÇEVİK