İnsanı anlamlı kılan zaman ve mekânla kurduğu bağda saklıdır. Kendisi olma bilincinde ise insan; önce benliğinin farkında olur. Beden ve ruh bütünlüğünü hisseder, içindeki iyi ve kötünün mücadelesini fark eder.

Zafiyetlerini ve güçlü yönlerini keşfeder, sonrasında hangi yönü beslemek niyetinde ise o yöne doğru meyleder. Bu bir irade eğitimi, nefis terbiyesi mücadelesidir, Rahmet Elçisi’nin tabiri ile “ Büyük Cihattır.” Ve tabi ki çetin, zahmetli bir hayat boyu devam eden bir cebelleşmedir.

Hakikat yolcusu önce kendini bulur, on sekiz bin âlemdeki yerini ve konumunu belirler. Kimlik arayışındaki insanoğlu için bu en önemli başlangıçtır. Rahmet Elçisi’nin deyimiyle; “ Nefsini bilen Rabbini bilir.” Rabbini bilen ise haddini bilir.

Peki ya kendinden bihaber olan neyi bilir? Asıl sorun da burada başlamaz mı? Modern dünyanın en büyük çıkmazlarından biri “ kendini bilmemek” ve dolayısı ile haddini bilmemek değil midir? Günümüz insanı her şeyi bildiğini sanırken en önemli gerçeği olan kendinden habersiz yaşadığının ne acı ki farkında değildir.

Bu sebeple yalan ve sanal olanda mutluluğu arar ancak bu onun kalbini tatmin etmez. Kendisine sahici olmayan meşgaleler bulur, oyalanır kendince fakat yine de aradığını bulamaz. Bir zaman sonra ne aradığını da kendini de arkaya bırakır, memnuniyetsiz bir ruh haline bürünür.

Hızlı yaşayarak, haz eksenli bir hayatın onu rahatlatacağını sanır velev ki aldanır. Kâinatın Sahibinin buyruğunda olduğu gibi “ Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.” ( Ra’d Suresi; 28.Ayet)

Kendisi ile barışsa insan işte o vakit kişiliğe bürünüp hüviyet kazanır. Günümüzün moda akımlarının dayatmaya çalıştığı kimliksizlik ve tek tip insan tipinden uzaklaşır.

Her şeyi aynı olan; aynı tarz giyinen, aynı mekânlara giden, aynı şeyleri yiyen hatta aynı kiloda kalmak için kıyasıya mücadele eden, birbirinin içine girmiş insan modelleri toplumsal bir bunalımın ayak sesleridir.

Sanallaşan ve her geçen gün gerçekten kopan günümüz insanı, fiziki görüntüsüne yatırım yaptığı kadar zihnine ve ruhuna yatırım yapmış olsaydı insanlığın geleceği zirve bir konum, bizi bekliyor olurdu…

Yaşadığımız zaman, Ahir zaman cahiliyesi olarak karşımıza çıksa da aslında insanlık tarihi boyunca yaşanan ve tekrarlanan olaylar zincirinin bir uzantısıdır. Hz. Âdem’den Rahmet Elçisi son peygambere ve kıyametin kopacağı zamana değin insan hep aynı şeyi aramış ve aynı konu için mücadele etmiştir.

“Hakikat nedir?” arayışı ve iyi ile kötünün kıyasıya savaşı… Şahit olduğumuz çağ elbette ki bizlerin hayatlarına, kişiliğine sirayet eder ancak çağa ayak uyduralım derken modernitenin çıkmazında kaybolmaya gerek yoktur.

Asıl çağdaşlık çağın teknolojisini, ilmini, fennini hayata aktarırken kendi özümüzden, değerimizden ve insanlığımızdan katarak faydalı olmaktır.

Bulunduğumuz mekânlar, ruhumuza, zihnimize ve kalbimize bakış açısı ve anlam katar. Şehrin trafiğinden, gürültüsünden, kalabalığından, hızlı halinden, sakin, dingin, sessiz, sade bir yere gittiğimizde huzur duymamız bundandır.

Yeşilin ve mavinin buluştuğu bir deniz manzarasında keşmekeş zihnimizin sakinleşmesi, bunalan ruhumuzun dinginliğe kavuşması hep ondandır. Toprağa değen çıplak ayaklarımızın negatif elektriğini bırakıp bedenimizin rahatlaması bu sebepledir.

Tarihe iz bırakmış bir üstadın kabrini ziyaret ettiğimizde ya da eserlerini gezdiğimizde gönlümüzün bambaşka bir huzur hissetmesi bundandır.

Günümüz insanının buhranlarının dermanından biri de güzel ve anlamlı mekânlardır. Çünkü onlar yaşanmışlıklara şahit, tarihin iz düşümü alanlardır…

Sözün Özü; “ Hafıza. Biz hafızamızı kaybettik. Düşünce, bütünü kucaklamak, dünü yarına bağlamak. Olanı bilmeden olacağı fethedilir miyiz? Sıhhatli olanlar kendileri kalarak değişenlerdir.” ( CEMİL MERİÇ )

Sevda ÇEVİK

Kaynak: gencgazete.net