Bireyler olarak süregelen yaşamımızda pek çok olay ve durumla karşılaşıyoruz. İlişkilerimiz, işimiz, özel hayatımız, kişisel ihtiyaçlarımız, toplumsal olaylar ve yakın çevremiz derken hayatın birçok farklı alanı arasında bölünebiliyoruz.
Tüm bu alanlarda ise yalnızca kendi isteklerimiz değil, çevremizin bizden beklentileri de hayatımıza eşlik ediyor.
Beklentiler ve istekler; içinde bulunduğumuz ilişkiye, ortama ve yaşadığımız döneme göre değişebiliyor.
Ancak tam da bu noktada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Kendi ihtiyaçlarımızla başkalarının bizden beklentilerini ne kadar ayırt edebiliyoruz?
Çocukluğumuzdan itibaren, toplumsal bağların ve aile ilişkilerinin güçlü olduğu kolektivist bir kültürün içinde büyüyoruz. Dayanışma, birliktelik ve ortak aidiyet duygusu hayatımızın önemli parçaları.
Ancak toplumun ortak değerleri ve beklentileri, bireyin kendi ihtiyaçlarıyla çatışmaya başladığında bu durum psikolojik bir yük hâline gelebiliyor.
Çünkü kişi yalnızca “Ne istiyorum?” sorusuyla değil, aynı zamanda “Benden ne bekleniyor?” sorusuyla da yaşamını şekillendirmeye başlıyor.
Bunun en belirgin örneklerini hayatın geleneksel dönüm noktalarında görebiliyoruz.
Doğar, büyür, eğitim alır, bir meslek edinir; belirli bir yaşa geldiğimizde evlenir, ardından çocuk sahibi olur ve kurduğumuz aileyle hayatımızı sürdürürüz.
Elbette bu yaşam biçimlerinin kendisi yanlış değil. Asıl mesele, bunların gerçekten bizim seçimimiz olup olmadığı.
Çünkü bazen bir insanın hayatındaki en büyük çıkmaz, istemediği bir şeyi yapmak değil; aslında istemediği hâlde bunu istemesi gerektiğine inanması olabilir.
“Artık evlenmelisin.”, “Bu yaşta bir işin olmalı.”, “Çocuk sahibi olmak için geç kalıyorsun.” ya da “Herkes böyle yapıyor.” gibi cümleler zamanla kişinin kendi sesinin önüne geçebilir.
Peki bütün bu beklentilerin arasında bireysel ihtiyaçlarımız ve isteklerimiz nerede kalıyor?
Kişi kendi hayatını başkalarının belirlediği ölçüler üzerinden yaşamaya başladığında, dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünse bile içeride bir tatminsizlik ve tükenmişlik hissedebilir.
Kendi sınırları, ihtiyaçları ve seçimleri yeterince yer bulmadığında ise insanın özgürce yaşadığı hissi de giderek zayıflayabilir.
İşte tüm bunların dışında, kendi istek ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda hareket edebilmek; yaşadığımız hayatı başkalarının doğruları, normalleri veya beklentileri doğrultusunda değil, gerçekten istediğimiz için yaşayabilmek, daha sağlıklı ve dengeli bir psikolojik yapının temellerini oluşturabilir.
Kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alabilmek ve ihtiyaçlarımızı fark edebilmek, kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi daha sağlıklı bir noktaya taşıyabilir.
Psk:Zehra Durmuş Şen