Daha küçük bir bebekken bile insanoğlu duygu dünyasını yoğun bir şekilde hissetmeye ve yaşamaya başlar. Ağlarız, üzülürüz, seviniriz, korkarız, öfkeleniriz, şaşırırız…

Henüz konuşmayı bile öğrenmeden duygularımızla kendimizi ifade eder, çevremizle bir iletişim kurmaya başlarız.

Bütün bu insani duyguları yaşamak son derece doğaldır. Duygularımız, hem çevremizle hem de kendimizle kurduğumuz ilişkilerde önemli bir yere sahiptir.

Yaşadığımız olayları nasıl değerlendirdiğimizi, insanlarla nasıl iletişim kurduğumuzu ve kimi zaman nasıl kararlar verdiğimizi etkileyebilirler.

Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Duygularımızın davranışlarımızı etkilemesine izin vermek ile duygularımızın bizi yönetmesine izin vermek aynı şey değildir.

Burada yaşadığımız doğal duyguları görmezden gelmekten ya da onları bastırmaktan bahsetmiyorum. Aksine, duygularımızı fark etmek ve onlara alan açmak oldukça değerlidir.

Asıl mesele, yoğun olarak yaşadığımız bir duyguyu henüz anlamlandırmadan, ne hissettiğimizi tam olarak fark etmeden davranışlarımıza yön vermektir.

Bunun en belirgin örneklerini çoğu zaman yoğun ve zorlayıcı duygularımızda görebiliriz. İkili ilişkilerimizde bir gerginlik ya da tartışma yaşandığında, öfkeye daha yatkın olan bir kişi doğrudan öfkesini karşısındaki kişiye yansıtabilir.

Ancak öfkenin altında bulunan üzüntü, kırgınlık, hayal kırıklığı veya kaygı gibi duyguların farkına varmayabilir. Böylece aslında başka bir duygunun dışavurumu olan öfke, ilişkide kırıcı davranışlara dönüşebilir.

Benzer şekilde, yaşadığı bir sıkıntı nedeniyle yoğun kaygı hisseden bir kişi, bu kaygının yaşamının tamamını ele geçirmesine izin verebilir.

Sürekli aynı düşüncelerin içerisinde kalabilir, henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri gerçekmiş gibi değerlendirebilir ve yalnızca o an hissettiği kaygının yönlendirmesiyle hareket edebilir.

Oysa bir duyguyu hissetmek ile o duygunun söylediği her şeye inanmak arasında önemli bir fark vardır. Öfkeli olmamız, mutlaka karşımızdaki kişiye öfkeyle davranmamız gerektiği anlamına gelmez.

Kaygılı olmamız, korktuğumuz şeyin mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez. Üzgün olmamız ise aldığımız her kararın doğru olduğu anlamına gelmez.

Belki de kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız gerekir: “Şu anda ne hissediyorum ve bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor?”

Duygularımızı yok saymak yerine onları anlamaya çalıştığımızda, davranışlarımız üzerindeki kontrolümüz de güçlenebilir. Çünkü duygularımız bizim düşmanımız değildir.

Onlar, iç dünyamızdan gelen mesajlardır. Önemli olan bu mesajları duyabilmek, anlamlandırabilmek ve ardından nasıl hareket edeceğimize bilinçli bir şekilde karar verebilmektir.

Kısacası duygularımızı yaşamak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Fakat hissettiğimiz her duygunun bizi yönlendirmesine izin vermek zorunda değiliz.

Bazen bir adım geri çekilmek, hissettiğimiz duyguyu fark etmek ve davranmadan önce kendimize biraz zaman tanımak, hem kendimizle hem de çevremizle kurduğumuz ilişkilerde büyük bir fark yaratabilir.

Psk: Zehra ŞEN