İnsanlık tarihine bakıldığında değişmeyen bir gerçek vardır: İnsan, kendini merkeze koyma eğilimini farklı biçimlerde sürekli yeniden üretir.
Zaman değişir, toplumlar değişir, bilgiler artar; fakat bu eğilim varlığını korur.
Asıl mesele çoğu zaman cehalet değil, bilinenin hayata taşınamamasıdır. İnsan bilir ama erteler; anlar ama uygulamaz.
Bu boşlukta en güçlü eğilimlerden biri ortaya çıkar: hırs. Ve hırs, çoğu zaman “ben” duygusuyla birleşir.
Daha fazla güç, daha fazla makam, daha fazla imtiyaz… Zamanla bu istek bir arzu olmaktan çıkar ve bir yaşam biçimine dönüşür.
Oysa her ayrıcalık, insan ile insan arasında görünmez mesafeler oluşturur. Paylaşma azalır, empati zayıflar, insan kendi türüne yabancılaşır.
Doğa ise sessiz ama net bir dengeyi hatırlatır: Güneş ayrım yapmadan doğar, yağmur ayrım yapmadan yağar, toprak ise sonunda herkesi aynı gerçeğe çağırır. Zaman da en keskin cümlesini kurar: Herkese eşit akar.
Ne servet onu satın alabilir, ne makam onu uzatabilir, ne de ayrıcalık onu değiştirebilir.
İnsan bunu bilir; fakat gündelik hayat içinde çoğu zaman unutmayı tercih eder. Daha önde olmayı ister, daha ayrıcalıklı olmayı arzular.
Oysa ölüm, tüm bu farkları bir anda siler. Ne unvan kalır, ne güç, ne de ayrıcalık. Geriye yalnızca insan kalır.
Belki de en temel soru burada gizlidir: Sonu aynı olan bir yolculukta, neden bu kadar üstünlük yarışı vardır?
İnsanın gerçek sınavı, bildiğini hatırlamak ve hatırladığını yaşamaktır.
Ve belki de asıl bilgelik, hayatı ölüm gerçeğini unutmadan, eşitlik duygusunu kaybetmeden yaşayabilmektir.
İsmail Yıldız Ankara,
27 Haziran 2026