4000 YIL ÖNCE GÖKYÜZÜNE BAKAN İNSANLAR, BUGÜN HAYATIMIZI YÖNETEN ZAMANI NASIL ŞEKİLLENDİRDİ?
Sabah gözümüzü açıyoruz. İlk yaptığımız şeylerden biri saate bakmak. Saat 07.00... 07.15... 08.30... Akşam oluyor. 23.59... Sonra... 00.00.
Bir gün bitiyor. Yeni bir gün başlıyor. Ama hiç düşündünüz mü? Neden 100 dakika değil? Neden bir saat 60 dakika? Neden bir dakika 60 saniye? Neden 1 saat 100 dakika değil?
Bugün bize son derece normal gelen bu sistemin arkasında, binlerce yıl önce Mezopotamya'nın topraklarında gökyüzüne bakan insanların matematiği var. Ve belki de işin en şaşırtıcı tarafı şu: Bugün hayatımızı yöneten saatin içinde, binlerce yıl önce yaşamış insanların parmak izleri var.
Mezopotamya'da, özellikle Babil matematik geleneğinde 60 tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu. Biz bugün 10 tabanlı düşünüyoruz. 10 parmağımız var. Birler... Onlar... Yüzler... Binler... Ama onlar için 60 çok özel bir sayıydı. Çünkü 60; 2'ye 3'e 4'e 5'e 6'ya 10'a 12'ye 15'e 20'ye 30'a bölünüyor.
Yani hesap yapmak açısından olağanüstü kullanışlı. Bugün bir şeyi 3'e bölmek istediğinizde 100 sayısı pek yardımcı olmaz. Ama 60... 60'ın üçte biri 20. Dörtte biri 15. Beşte biri 12. Altıda biri 10. Üstelik 60'ın bölenleri çok fazla. Bu yüzden 60, matematikte son derece kullanışlı bir sayıydı.
Fakat burada hikâye yalnızca matematik değil. Gökyüzü de işin içindeydi. Eski Mezopotamya insanı için gökyüzü bir takvimdi. Ayın hareketleri... Güneşin hareketleri... Mevsimler... Yıldızların konumları... Hepsi hayatın kendisiydi. Tarlayı ne zaman ekeceksin? Ne zaman hasat yapacaksın? Ay ne zaman doğacak? Güneş ne zaman yükselecek? Bütün bunları anlamak için gökyüzünü gözlemek zorundaydın. Ve insan gökyüzünü ölçmeye başladıkça... Zamanı da ölçmeye başladı.
Bugün bir daireyi 360 dereceye bölüyoruz. Neden 360? Burada da Mezopotamya matematiğinin etkisini görüyoruz. 360 sayısı da 60'ın güçlü bir akrabası. 360; 2'ye 3'e 4'e 5'e 6'ya 8'e 9'a 10'a 12'ye 15'e 18'e 20'ye 30'a 45'e 60'a bölünüyor. Üstelik yaklaşık olarak bir yılın gün sayısına da denk geliyor. İşte böylece gökyüzü... Matematik... Geometri... Takvim... Ve zaman... Birbirine bağlandı.
Bugün kullandığımız saatin kadranına baktığımızda aslında binlerce yıllık bir matematik mirasının sonucuna bakıyoruz.
Ama burada asıl mesele başlıyor. Çünkü insan önce zamanı ölçmek istedi. Sonra zaman insanı ölçmeye başladı. Eskiden insan güneş doğunca çalışıyordu. Güneş batınca dinleniyordu. Sonra saatler ortaya çıktı. "Sabah 8'de burada ol." "9'da toplantı var." "12'de yemek." "17'de iş bitiyor." "18.30'da buluşalım." Zamanı ölçmek hayatı düzenledi.
Ama modern çağda başka bir şey oldu. Zaman, hayatımızın patronuna dönüştü. Bugün en sık söylediğimiz cümlelerden bazıları ne? "Vaktim yok." "Geç kaldım." "Yetişemiyorum." "Zaman yetmiyor." "Biraz zaman kazanmalıyım." Dikkat edin... Zaman artık yalnızca ölçtüğümüz bir şey değil. Peşinden koştuğumuz bir şey.
Ülkemizde sabahları düşünün. Alarm çalıyor. İnsan yataktan kalkıyor. Trafiğe çıkıyor. İşe yetişmeye çalışıyor. Okula yetişmeye çalışan çocuk... Otobüsü kaçırmamak için koşan öğrenci... Mesaiye yetişmeye çalışan işçi... Toplantıya yetişmeye çalışan yönetici... Akşam eve yetişmeye çalışan anne baba... Ve gün bitiyor. Sonra telefon ekranına bakıyoruz. Saat 23.47. Biraz daha sosyal medya... Bir video daha... Bir haber daha... Bir mesaj daha... Sonra: 00.38. "Yarın erken kalkacağım." Telefonu bırakıyoruz. Ve ertesi sabah aynı döngü yeniden başlıyor.
Şimdi size tuhaf bir soru sorayım: Saatler olmasaydı daha mı özgür olurduk? Muhtemelen hayır. Çünkü modern toplumun çalışabilmesi için ortak bir zaman düzenine ihtiyacı var. Trenler... Uçaklar... Okullar... Hastaneler... Fabrikalar... Borsalar... İnternet sistemleri... Uydu teknolojileri... Hepsi ortak bir zaman anlayışına ihtiyaç duyuyor. Demek ki sorun saatte değil. Sorun, zamanla kurduğumuz ilişkide.
Bir insanın hayatında kaç saat vardır? Kabaca 24 saatlik günlerden oluşan bir ömür... Bize çok uzunmuş gibi gelir. Ama çocukluğumuzu düşünün. Ne kadar uzak görünüyor? Üniversite yıllarını düşünün. Bir anda geçmiş. İlk işimizi... İlk bayramımızı... Çocuklarımızın küçüklüğünü... Anne babamızın gençliğini... Hepsi sanki dünmüş gibi. Oysa saatler çalışıyordu. Dakikalar geçiyordu. Saniyeler akıyordu. Biz fark etmedik.
İşte belki de insanlığın en büyük yanılgılarından biri burada. Zamanı biriktirebileceğimizi sanıyoruz. Para biriktirebiliriz. Ev biriktirebiliriz. Araba biriktirebiliriz. Kitap biriktirebiliriz. Ama zamanı? Hayır. Dün gece saat 23.00'te kullanmadığınız bir saati bugün sabah cebinizden çıkarıp kullanamazsınız. Geri dönüş yok.
Babil'de gökyüzüne bakan bir insanın yaptığı matematik, bugün bizim kolumuzdaki saate kadar geldi. 4000 yıl... Düşünün. İmparatorluklar geldi geçti. Diller öldü. Şehirler yıkıldı. Savaşlar oldu. İnsan Ay'a gitti. Bilgisayarlar ortaya çıktı. Ama o eski matematik hâlâ kolumuzda.
60 dakika. 60 saniye. Belki de bu yüzden saate her baktığımızda yalnızca "Saat kaç?" diye sormamalıyız. Bazen başka bir soru sormalıyız: "Ben bu saati ne için harcıyorum?" Çünkü saat aslında bize zamanı göstermiyor. Hayatımızdan ne kadarının geride kaldığını gösteriyor.
Türkiye'nin gençlerine bakıyorum. Bir tarafta inanılmaz bir teknoloji çağının içindeler. Yapay zekâ var. Uzay çalışmaları var. Robotlar var. Biyoteknoloji var. Kuantum bilgisayarlar konuşuluyor. Ama bütün bu teknolojilerin ortasında değişmeyen tek bir şey var: 24 saat.
Dünyanın en zengin insanının da günü 24 saat. En fakir insanın da. Bir bilim insanının da. Bir sanatçının da. Bir işçinin de. Bir öğrencinin de. Kimse 25. saati satın alamıyor. İşte belki de insanlık tarihindeki en büyük eşitlik budur. Hepimize aynı gün veriliyor. Farkı yaratan... Onu nasıl kullandığımız.
Belki bundan sonra saate baktığımızda biraz daha dikkatli bakalım. Akrep... Yelkovan... Saniye... Bunlar yalnızca metal parçaları değil. Biri hareket ediyor. Biri dönüyor. Biri durmadan ilerliyor. Ve her dönüşte bizim hayatımızdan küçücük bir parça alıp götürüyor.
4000 yıl önce Mezopotamya'da bir insan gökyüzüne baktı. Yıldızları saydı. Ayı izledi. Güneşi gözlemledi. Sayılarla düşündü. Ve insanlık zamanı ölçmeye başladı. Bugün biz o mirası kolumuzda taşıyoruz. Fakat belki de eski insanların bize bıraktığı en büyük ders matematik değildi. Zamanın değerini bilmekti. Çünkü onlar zamanı ölçmeye çalışıyordu. Biz ise çoğu zaman... Zamanı tüketiyoruz. Ve bir gün... Saatimiz yine çalışacak. Dünya yine dönecek. 60 saniye yine 1 dakika olacak. 60 dakika yine 1 saat... Ama bizim için bir gün... Saat duracak. İşte o zaman belki hayatımızın en zor sorusuyla karşılaşacağız: "Bana verilen zamanı gerçekten yaşamış mıydım, yoksa sadece saatleri mi tüketmiştim?”
"Belki de saatin bize gösterdiği en önemli şey... Zaman değil, hayatımızdır.” Ömür dediğimiz bu hayatta zamanı ne kadar, asıl olan mahşeri hayatımıza yönelik tüketip tüketmediğimiz değil mi?
Bekir Aydoğan
