Bekir Aydoğam Köşe

1901 yılında Ege Denizi'nde sünger avcıları bir batığa rastladı. Altın sandılar... Mücevher sandılar... Heykeller çıkardılar.

Fakat pas tutmuş, yeşile dönmüş, kırık bir metal yığını kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa o paslı metal parçası, belki de insanlık tarihinin en büyük tokatlarından birini atacaktı.

Yıllar sonra yapılan incelemelerde anlaşıldı ki o metal yığını, yaklaşık iki bin yıl önce yapılmış olağanüstü bir düzenekti. Bugün ona "Antikythera Mekanizması" diyoruz. Dişlileri vardı. Hesap yapıyordu.

Güneş'in hareketlerini biliyordu. Ay tutulmalarını tahmin edebiliyordu. Gezegenlerin konumlarını gösterebiliyordu. Başka bir ifadeyle... İnsanlık, "bilgisayar" fikrini sandığımızdan iki bin yıl önce düşünmüştü.

Şimdi asıl soru şu: Madem iki bin yıl önce bunu yapabiliyorlardı... Sonra ne oldu? Bilgi nereye kayboldu? Kim unuttu? Kim unutturdu? Peki biz bugün ne yapıyoruz? Belki de tarih, sandığımız kadar düz bir çizgi değildir. Belki medeniyetler bazen yükselmez... Düşer. Ve her düşüşte yalnız binalar değil, bilgiler de yıkılır.

Roma yıkıldı. İskenderiye Kütüphanesi yandı. Bağdat'ın kütüphaneleri Dicle'ye döküldü. Yüz binlerce kitap kayboldu. Bir kitabın yanması yalnızca kâğıdın yanması değildir. İnsanlığın geleceğinden çalınmış yıllardır.

İşte burada bence, durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor. Biz gerçekten teknolojik olarak ilerliyor muyuz? Yoksa sadece daha pahalı telefonlar mı kullanıyoruz?

Çünkü teknoloji ile medeniyet aynı şey değildir. Elinde akıllı telefon olup akıllıca düşünemeyen milyonlarca insan olabilir.

İşte “Antikythera Mekanizmasının” asıl öğrettiği ders budur. Bilgi üretmek başka... Bilgiyi koruyabilmek bambaşka...

Şimdi gelin aynayı kendimize çevirelim. Anadolu... Dünyanın en eski medeniyetlerinin yaşadığı toprak. Göbeklitepe burada. Çatalhöyük burada. Hitit burada. İyonya burada. Dünyanın ilk filozoflarının ayak izleri bu coğrafyada.

Peki bugün...

Biz bu mirasın neresindeyiz? Kaç çocuğumuz “Antikythera Mekanizmasını” biliyor? Kaç üniversitemizde bu mekanizmayı birebir yeniden üreten laboratuvar var? Kaç lise öğrencisi, "Ben bunun daha gelişmişini yapacağım." diye hayal kuruyor?

Acı ama gerçek... Biz çoğu zaman bilgiyi üretmekten çok tüketiyoruz. Dünyanın geliştirdiği teknolojileri kullanıyoruz. (Biz kendimiz ürettiğimizde nasıl tüm dünya kapımıza geliyor. Bakın! Savunma Sanayimize. Bu vatanın has evladı olup da gurur duymayan var mı?)

Sonra da "Biz neden yapamıyoruz?" diye soruyoruz. Belki de yanlış soru budur. Asıl soru şu olmalı: "Neden yapmayı çocuklarımıza hayal ettiremiyoruz?" Çünkü her büyük icat, önce bir çocuğun zihninde doğar. Sonra laboratuvara girer. Türkiye'nin en büyük doğal kaynağı ne petrol..

.Ne doğalgaz... Ne de bor. Evet bunlar önemli rezervler. Çıkmalı. Çıkartılmalı. Ama o bile bilgi ve teknoloji işi değil mi?

Türkiye'nin en büyük doğal kaynağı, merak eden çocuklarıdır. Ama biz bazen o merakı sınav testlerinin arasında kaybediyoruz. Çocuklarımıza maalesef ezber öğretiyoruz. Oysa Antikythera'yı yapan insanlar ezber yapmıyordu.

Soru soruyorlardı. Gökyüzüne bakıyorlardı. "Dünya nasıl çalışıyor?" diye düşünüyorlardı. Bugün ise birçok insan gökyüzüne değil, telefon ekranına bakıyor. Bilginin peşine değil, story etkileşim vs. gündeminin peşine koşuyor.

Beni en çok düşündüren ise şu: “Antikythera Mekanizması” iki bin yıl denizin dibinde kaldı. Paslandı. Parçalandı. Ama yine de çalıştığını anlayacak bilim insanları çıktı.

Peki ya bizim içimizde paslanan mekanizmalar? Merakımız... Hayal gücümüz... Üretme cesaretimiz... Onları denizin dibinden çıkaracak kim? Belki de mesele, iki bin yıl önce yapılmış bir makine değildir. Belki mesele, iki bin yıl önceki insanların gökyüzüne bakarken duyduğu hayranlığı yeniden kazanabilmektir.

Çünkü milletleri zengin eden yalnızca madenler değildir. Onlara soru sorduran zihinlerdir. Ve unutmayalım... “Bir ülke, ithal ettiği teknoloji kadar güçlü değildir. Ürettiği fikir kadar güçlüdür.” Belki de “Antikythera Mekanizmasının” asıl sırrı dişlilerinde değil...

İnsana fısıldadığı şu cümlededir: "Geçmiş, geleceğin gerisinde olmayabilir. Bazen geleceği, geçmişte unuturuz." UNUTMAYIN…

Bekir Aydoğan