Gün ağarmaktaydı avluya girdiğimde, serinceydi hava, akşamdan kalma buğdaylara üşüşmüş haldeydi güvercinler, hızlıca geçtim aralarından, kaçışmadılar… Şadırvanda abdest alıyordu yaşlıca biri, koşarak çıktı camiden birkaç çocuk dalfesleri başlarında, seğirttiler medrese avlusuna, kısık sesle gülüştüler… Cemaat dağılmak üzereydi, cümle kapısından daldım İshakpaşa camisinin … Davudi sesiyle okuyordu müezzin : “Huvallahullezi la ilahe illa huve, alimul gaybi veş şehadeh, huver rahmanur rahiiiim” (O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.)…

Cemaate yetişememenin mahcubiyetiyle sol yana, müezzin mahfilininin bulunduğu tarafa geçtim, hızlıca durdum namaza, sünneti alel acele, farzı hızlıca tamamladım… Kalabalık değildi cemaat, tanıdık simalardı hepsi, hemen karşıdaki beylik hanından, bezzaz Muhsin efendi, Tuhafiyeci Adem çavuş, birkaç bakkal vardı, aşçı Kadir usta vardı mesela… İmam efendinin zahire dükkanı vardı hamamın yanında, âlim zahit bir muhteremdi, meccanen yapıyordu vazifeyi. Oysa sadrazam İshak paşa, bu cami ve etrafındaki medrese, hamam, imarethane ile birlikte kiraları vakfına irad kaydedilmek üzere han içerisinde ve çevresinde 15 dükkan yaptırmış, vakfiye tezkeresine “bu dükkanlardan ikisinin kirası, camimizde hadim olan imam efendinin iaşesine harcana” diye yazdırmıştı…

Sabah zikirlerimizi, tefekkürümüzü tamamlayıp tek tek musafaha yaparak ayrıldığımızda camiden, aydınlanmıştı ortalık… Dışarıda hummalı bir çalışma vardı. Geceden yakılmıştı ateşler, üzerlerine kazanlar konulmuş, dünden boğazladıkları danalar kavurma yapılmaktaydı, buram buram ekmek kokusu yayılmada, vakfın müstahdemleri köşe bucak süpürmedeydiler…

Mütevazı bir camiydi burası, daha birkaç yıl önce tamamlanmıştı bütün bu külliye… Girişte ahşap çatılı, kiremit örtülü nezih bir şadırvan, kıble yönünde, içerisinde onlarca bezzaz, birkaç tuhafiyeci, aşçı dükkânı, birkaç bakkal, büyükçe bir kıraathane bulunan Beylik Hanı, kıble yönüne göre sağındaydı biricik kızı Esma ve hayırsever eşi Tacu’n Nisa hatun için yaptırdığı küçük mütevazı türbe… Arkada büyükçe bir avluya bakan on iki hücreli medrese vardı, yanında küçük bir zaviye, bir imarethane, az ileride güzelce bir hamam ve sokak boyunca dükkânlar…

Fatih Sultan Mehmet Han vekili, kudretli sadrazam İshak Paşa’ya ferman ile verilmiş çevresiyle birlikte tüm arazi, 1500 akçe vergi konmuştu paşa hassı bu voyvodalığa… Paşa, kurduğu vakıfla, kendi mülkü üzerinde imar etmişti bütün bu külliyeyi, kendi memleketinin insanına vakfetmişti bu vesileyle…

Genellikle sakin olurdu bu saatte Ezinegöl… Cuma günü fethedilmişti ya, soylu komutan Turgut Alp’in kılıç hakkıydı bu yöre. (“Ezine”, cuma demekmiş, buradan gelirmiş ismi. Kimi, Bizans’tan kalma “Angelecoma”yı tercih edermiş ya zararı yok…) Bu saatte, bu hummalı çalışma, imarethanenin kazanlarında pişirilen bunca yemek, esnaftaki büyük hazırlık te neyin nesiydi?...

Avluda koşuşturan mollalardan birine sordum, “kudretli komutan, sadrazam İshak Paşa hazretleri bu gün kazamıza geliyor, hazırlıklarımız bu nedenledir ağam” dedi… Heyecanlıydı delikanlı, bana da sirayet etti heyecanı…

İleride bakırcılar çarşısına yakın pazar kuruluyordu salı günleri, kadınlar bekleşiyordu kuytuda, üstlerinde renkli şalvarları, desenli kuşakları, ayaklarında sarı çedikleri, hotoz başlıklarıyla huri gibiydiler… Alçak sesle konuşuyor, keyfini çıkartıyorlardı gıybetin… Yanlarında küçük sepetleri vardı her birinin… Cepkenli, potinli kaytan bıyıklı eşleri, handa, pazarda dükkân dükkân alışverişteydi, gaz, tuz, kibrit, belki birkaç endaze fistanlık canfes yahut atlas kumaş, çocuklara entari, çarık alacak, eşlerini yol edecek pek yakındaki konaklarına… Öyle uluorta, çarşı Pazar gezmezdi kadınlar…

Ahırlar vardı, yorgun atları yemlemek, dinlendirmek üzere yapılmış geniş ahırlar… Ve at arabaları duruyordu çarşı girişinde, sırtında ibriğiyle bakır bardakları birbirine vura vura yanaştı şerbetçi, eğdi küfesini doldurdu bardağın birine sicim gibi, pembeye meyyal leylak rengiydi, “buyur beyim” dedi ikram etti, meyan kökü müydü, demirhindi mi, yoksa menekşemi, gül mü?… Buz gibiydi, harikaydı, bir solukta içtim, keseme uzandım, tuttu elimi “paşa efendimizin ikramıdır, afiyet olsun beyim” deyip uzaklaştı…

Bir vakit oyalandım, çarşıda, pazarda, birkaç çeşit baharat aldım, misk filan… Çeşmeden su içtim, demirci Abbas efendiyi izledim, körüğünü harlayıp harlayıp dövüyordu kızgın demiri, itibarlı ustaydı, kılıçlar yapıyordu saraya… Bitişiğinde fırın kürekleri yapan Hazım efendi, işinde gücündeydi…

Neden sonra, “geliyor, geliyor!!” nidası işitildi uzaktan, koşuşturdu millet, cami avlusundan şosaya doğru… Ben de yürüdüm, beş on atlıyla gözüktü uzaktan, aheste yürüyordu atı, pek süslüydü, siyah atının siyah yeleleri arşınla ölçülecek kertedeydi… Sağlı sollu çocuklar, kadınlar gelişini bekliyordu, dualar ediyordu beyaz sakallı ulular, o ise selamlıyordu herkesi elini bağrına koyup… Gür sakalı, kaslı cüssesi, deri börkü, altın rengi mahmuzları, gürzü, kalkanı, kılıcı… Çok heybetliydi, yaklaştığında gördüm, simsiyahtı gözleri… Yaşından beklenmeyecek çeviklikle, fırladı, indi atından, tek tek musafaha yaptı herkesle, büyüklerle kucaklaştı… Nihayet karşımdaydı ve baktı gözlerime, nutkum tutuldu, “hoşgeldiniz, safalar getirdiniz” diyecektim, diyemedim…

Tuttu elimi sıkıca tokalaştı… “Ben ki, sultanlar sultanı, Konstantin’in ve dahi Ayasofya-i kebir camisinin fatihi, Sultan Fatih Mehmet Han’ın vekili, bu toprakların evladı, vezir-i azam İshak Paşa’yım, neslime ve soyuma ve dahi cümle hemşehrilerime vasiyetimdir, halkımın istifadesine vakfeylediğim bu külliyeye ve etrafını imar eylediğim bu memlekete, kıyamete kadar sahip çıkılsın… Sen dahi mesulsün, Turgut Alp dedemin, Baykoca atamın, Osman ve Orhan Gazi sultanlarımın, Baba Sultan pirimin, Şeyh Edebali mürşidimin yadigârıdır, sahip çıkasınız, ruhaniyetlerini üzmeyesiniz”…

Dizlerimin bağı çözüldü, dahasını dinleyemedim… Sarıklı, nur yüzlü dedeler gördüm arkasında, Ebussuud Efendi vardı mesela, halvetinde, zikir halkasında bulunan üçler, yediler, kırklardan büyük zatlar, topluca girdiler cümle kapısından İshak Paşa camisine, Hatmei Hocagana oturdular, boyunları kalplerine meyyal, “Allaaah” deyip rabıtaya, tefekküre daldılar…

Yürüdü İshak Paşa, aslan yürüyordu sanki… Türbesine geldi, genç yaşında kaybettiği kızının, biricik eşi, ahiretlik sultanı Tacun-Nisa Hatun’un kabrine, gözleri yaşlıydı elleri duada… Öylece baka kaldım ardından, hürmetle tazimle, elleri semadaydı herkesin onun gibi…

….

Neden sonra omzumda bir el hissettim, irkildim. “Çayınız” dedi cılız bir ses, “soğudu, değiştireyim isterseniz”… Döndüm, yüzüne baktım, gençten bir delikanlıydı; cevap vermedim ya, tekrar döndüğümde kimsecikler kalmamıştı o âlemden…

Öğlen vaktiydi, medrese vardı, cami vardı, hamam vardı, İshak Paşa türbesi vardı vardı evet… Koca çınarlar vardı, önünde gürül gürül akan şadırvan vardı, arkasında Beylik hanı, Kent müzesi duruyordu evet… Oturduğum çay bahçesinin önünde bakırcılar, sobacılar, ayakkabı boyacıları vardı… Kuyumcular vardı ileride, bir kasap, bir köfteci ve etrafta sıralı dükkânlar vardı, aşağıya doğru cumbalı tarihi evler, tepeden bakarsan yemyeşil İnegöl ovası vardı…

Ah, hep böyle oluyordu işte…

Ne zaman gelsem buraya, sanki ihtişamlı ordusuyla Yenişehir tarafından palas pandıras gelecekmiş gibi İshak Paşa… Sanki hep o civarda ulular… Üçler, yediler, kırklar, dost meclisinde halvette, zikr-i hafideler her daim. Sanki hep o tekke kapısından ihvan gelecek ellerinde lokmalarla, ikram ve izzette bulunacak… İnegöl fatihi Turgut Alp’in dehşetli narasını duyarım, birkaç köy uzaktan sanki …

Ah bu mahale her gelişimde ayrı bir manevi iklim sarar beni rayihasıyla, hoşluğuyla. Ebussuud Efendi ve dervişleri kucaklar beni ruhaniyetiyle…

“Dalmışsın ağabey” dedi çocuk tekrar…

“Evet” dedim, “çay getir sen”….

​​YUSUF ŞEVKİ YÜCEL​

​​21.07.2026​ ​|​ ​[email protected]