İnsan oğlu bulunduğu halin, zamanın ve mekanın kadrini, kıymetini bilmiyor maalesef… Mutluluğu hep bir şeylerin arkasından bekleyerek yaşlanıyoruz… Büyüyünce daha mutlu, evlenince, çocuğumuz olunca, işimiz, arabamız güzel bir evimiz olunca mesud, bahtiyar olacağımızı sanıyoruz, olmuyor, olmuyor öyle… Çok zenginlerin çok mutlu olmaları gerekiyor bu zaviyeden bakarsak. Oysa, çok zenginler somurtkan, suratsız, gergin, tedirgin ve hatta sorunlu, dikkatli bakarsan…
Mutluluk, “ruhun dinginliği, beynin ve kalbin huzuru, bedenin iyilik hali” diye ifade edilebilir… Afrika’da, çamurlar içinde koşuşturan, sefilliğinde dahi pür neşe eğlenen çocukların yüzlerinde görürsünüz gerçek mutluluğu… Bir yetimi, bir garibanı sevindiren de mutlu, muhatabı da mutlu iletişim anında…
Mutluluk kendini iyi hissettiğin anlarmış, huzur bulduğun mekânlar, varlığına şükrettiklerinin yanıymış mutluluk…
Çocukluktaymış doğrusu, gençlikte, çok güzel insanların varlığındaymış mutluluk, yaş aldıkça anlıyor insan… Amasız, fakatsız, önyargısız, hesapsız sevmede, karşılıksız, sınırsız paylaşmadaymış…
Biz küçükken tek bir avazda, hep bir ağızdan, makamıyla okurduk teşrik tekbirlerini, öylece yatırır, yedi hissenin vekilliği ve şahitliğiyle kurban ederdik anamın özene bezene yetiştirdiği kınalısını… Bir hisse bizim, gerisi komşuların… Her kurbanda birer hisse o yanki Ali amca ve kardeşi İbrahim’in… Derisini itinayla yüzer, topuz teraziyle tartar, kurayla tespit eder, hassas paylaşırdık yedi hisseyi… Çocuklar gelir paylaşım anı ellerinde kukar, (çengelvari yontulmuş bir odun çubuk) bir tutam et parçası takar her hisse sahibi… Mahallede kesilen diğer kurbanları da gezer, et toplardık dua eşliğinde…
Akşama topladığımız etleri alır, komda ya da mezere dediğimiz mevkide bir hanede, yarı ergen beş on çocuk, soğanlı, soğansız, pişirir, keyifle yer, geç vakte kadar eğlenir, geceyi uykusuz sabah eder, öylece dönerdik evimize… Her bayram bu güzellik aklımda…
O gece ve çok geceler türlü muziplikler, iddialar, yarışlar, oyunlar yapardık, sıfır malzemeyle, sıfır masrafla doyasıya eğlenirdik, çocuk halimizle… Mevsimine göre bir komşunun gözü gibi baktığı meyvesine dadanırdık gece vakti… Ya armut, ya kiraz, ya üzüm, ne varsa.. Belki bahçede salatalık… Gizlice sokulur, çalardık Allah affetsin…
Masum değildir bilirim, sormadan birinin malını almak büyük kabahat... Lakin ben şahsen her seferinde yakalandım… Gecenin bir vakti, evinin bahçesinde sessizce koynumuza doldururken armutları, Hanife halanın naif sesiyle irkilirdik, “Uşağum gördüm sizi korkmayun, yeyun ama kırmayun dallarini”… Mahzun, mahcup sıvışırdık…
….
Cepleri şeker doluydu dedemin… Eli cebindeyse on dakika beklerdik renkli akideleri. Ne şekerdi dedem, ne tatlıydı şekerleri… Babam da öyleydi, çocuk görürüm diye şeker eksik olmazdı ceplerinden, çantasından…
Ne tatlı eserdi baharda meltem, ne güzel kokardı yağmurda toprak… Ne şenlikliydi tarlada belleme, çayırda kerendi, yaylada horon, harmanda mısır ayıklama…
Kış günleri kasalarca hamsi, Zennure, Nazmiye, Havize yengeler ve anam Hayriye ayıklar, pişirir tava tava… Kaç külfet bir arada, nasıl lezizdi, nasıl iri, nasıl berrak ve taze… Suda kestane, fırında feli, sıcacık mısır ekmeğinden cumur, arpa çorbası ve soğan, ğuliya ve turşu ve bol tereyağlı dönme kuymak, efsaneydi hepsi…
Bir komat ekmeğin üstüne tereyağı sürüp yedin mi hiç, içtin mi, taze yayık ayranı? …
Sonra okul, sonra sıra arkadaşların ve yollar… Çamurlu, tozlu yollar… Her sabah, her akşam yürüdüğün kilometrelerce yollar…
Aşklar, yarım kalmış, hiç yaşanmamış hikâyeler… Arkadaşlar, dostlar, hayaller, hatıralar… Hüzünler, hatta yoksulluk, matem, yas ve mücadele… Mutluluğun ta kendisiymiş çile…
Eş olmakmış, evlat sahibi olmakmış, onu büyütmek, onla büyümekmiş mutluluk…
Dahası, çok dahasıymış, detaylardaymış mutluluk…
Mutluluk, o anmış, orasıymış, onlarlaymış, zor da olsa yaşamın içindeymiş…
Mutluluk şu anmış aslında, sahip olduklarınmış, fakında olmadığın güzelliklermiş, Allah’ın lütfu ve ikramlarıymış…
Yiyin, için, her türlü nimetinden istifade edin ama kırmayın dallarını, incitmeyin kalpleri, dokunmayın zülfüyâra…
Verin, paylaşın, yardım edin…
Velhasıl “Mutluluk”, O’nun rızasında, O’nu razı edin…