Merhaba İnegöl'ün güzel insanları!

İnegöl'ün tarih ve kültürüne dair yazılarımıza devam ediyoruz.

Tarihin sokak aralarında unuttuğumuz öyle hazineler vardır ki, önünden her gün geçip giderken fısıldadıkları asırlık hikâyeleri fark etmeyiz bile. İşte İnegöl’ün bağrında yükselen İshak Paşa Külliyesi, hem kaybolan hatıralarıyla hüznü hem de kapısına nakşedilen o kutlu öğütle ilme adanmış bir medeniyet ufkunu gözlerimizin önüne seriyor.

Gözlerimizi maziye çevirdiğimizde, şehirlerin sadece binalardan ibaret olmadığını; taşa, ahşaba ve kubbeye ruh üfleyen bir niyetin eseri olduğunu anlarız. İnegöl’ün simgesi haline gelen İshak Paşa Külliyesi de bu ruhun en zarif örneklerinden biri. Ancak gelin görün ki, zamanın ve dikkatsizliğin yıprattığı hatıralar bazen canımızı yakmıyor değil.

Bugün İnegöl İshak Paşa Camii’ne vardığınızda, kapı üzerinde gözlerinizin aradığı o ilk inşa kitâbesini bulamazsınız; zira asıl inşa kitâbesi yerinde yoktur. Rivayet odur ki, muhtemelen 1294 (1877) yılındaki onarım esnasında sökülmüş ve ne yazık ki bir daha yerine konmamıştır. Bugün caminin giriş kapısında görülen kitâbe, bir inşa değil, yalnızca bir onarım kitâbesidir.

Fakat camiden çok sonra, 887/1482 yılında ikmâl edilerek hizmete açılan İshak Paşa Medresesi’ne yöneldiğinizde, tarihin dili birdenbire çözülüverir. 59 x 83 ebadında, zarif bir Arapça sülüs hatla üç satır halinde taşa işlenmiş kitâbe, bize o devrin azametini ve samimiyetini fısıldar:

“Bu şerefli ve güzel medresenin yapım ve inşasını, Sultan Mehmed Hân oğlu Sultan Beyazıt hükümdâr olduğu bir dönemde, Osmanlı vezirlerinin büyüklerinden yüksek şahsiyet sahibi bir kişi gerçekleştirmiştir. Allah, kendisine uzun ömürler versin. Zamanın hükümdarı olan Sultan Beyazıt’ın mülkünü ve saltanatını da dâim kılsın. Yüce Allah’ın inayet ve tevfîki ile bu medresenin tamamlanma ve hizmete açılma tarihi, Ebced Hesabı ile en güzel bir ifade tarzıyla ortaya konmuştur.”

Bu edebi düşüşün rakamsal karşılığı da tam olarak miladi 1482 (hicri 887) senesini işaret eder. Medresenin açık avlusuna adım attığınızda sizi üç kollu bir revak ve bu revakın sarmaladığı 12 oda ile ferah bir dershane karşılar. Kubbeli oda ve hücrelerin her birinde talebenin ısınması için birer ocak, kitaplarını koyması için raf hücreleri düşünülmüştür; kubbeleri ise kürevi müselleslere ve sağır kasnaklara oturur.

Mekânın kalbi sayılan dershane ise başlı başına bir mimari letafettir. Tek bir kubbe ile örtülen bu geniş alan; dıştan iki katlı ve dört köşeli sağır bir kasnağa, içten ise son derece zengin, baklavalı bir kuşağa yaslanır. Girişteki sahanlıktan iki yandaki hücrelere birer kapı açılırken; alt sırada altı, üst sırada dört olmak üzere toplam 10 pencereden içeriye süzülen ışık dershaneyi aydınlatır. Dershanenin giriş kapısı ise Fatih devrinin meşhur "çıbuklu" tarzında, üstün bir işçilikle inşa edilmiş olup tıpkı cami kapısı gibi orijinal formunu muhafaza etmeyi başarmıştır.

İşte tam bu kapının üst tablasına başınızı kaldırdığınızda, medresenin inşa gayesini özetleyen o muazzam nebevi ferman karşılar sizi: “Kâle’n-Nebiyyü aleyhisselâm: Ütlübü’l-ilme velev bi’s-Sîn” Yani; “Nebî Aleyhisselam buyurdu ki: İlim Çin’de bile olsa onu talep edin ve ilmi elde etmek için uzaklık sınırı tanımayın!”

Bu ulu ocak, zamana direnirken elbette insan eliyle yapılan müdahalelere de sahne oldu. Nitekim 1966 yılındaki kapsamlı restorasyonda medrese ve cami elden geçirilmiş; yıpranan duvar taşları çökertilerek yenilenmiş, kapı ve pencere söveleri köfeki taşından baştan sona yeniden yapılmıştır.

Bugün İnegöl’ün göbeğinde yükselen bu taş duvarlar, yalnızca dünün bir hatırası değil; "Çin'de de olsa ilmin peşine düşen" bir medeniyet idealinin taşa bürünmüş vasiyetidir. Yeter ki bizler o kitabeleri sadece seyirlik birer süs değil, geleceğe tutulan birer pusula olarak okumayı bilelim.

Sıradaki yazımızda görüşmek üzere! Yaşam sevinciniz eksik olmasın!

MURAT ALTIN