1980 İhtilalinin öncesinde Türkiye’de nelerin olduğunu o dönem yaşayanlar çok iyi bilir. Her gün bir evin ocağına ateş düşüyordu. Şimdi o yıllar hiç yaşanmamış gibi geliyor olabilir bazıları için ama o dönem gerçekten sokaklar terör yuvası olmuştu.
Birçok gencecik fidan toprağa sorgusuzca düşmüştü. Yürekler yanıyor, ciğerler dağlanıyor, gözyaşları sel olup akıyordu. Yürek yangısını gözyaşlarıyla hafifleten anaların yanında acısını içine atıp gözyaşı dökemeyen, yürek acısına dayanamayıp ebediyete irtihal eden nice acılı babalar oldu.
O günler hakikaten çok puslu günlerdi. Tabiri caizse kardeş kardeşe düşman kesilmişti. Bütün bu olumsuzluklara rağmen değerlere toplumsal önem verme çok yaygındı.
İnsanlar bir değer, bir idealizm uğruna gözünü kırpmadan canı pahasına mücadele ediyordu. Değerleri ve idealizmi uğruna düğüne gider gibi canını seve seve feda eden birçok genç dimağ vardı.
Gün oldu, devran döndü ve 12 Eylül 1980 ihtilali oldu. Bu ihtilal ile evet akan kanlar durdu bunu kabul etmemek mümkün değil ama insanlarda ne omurga kaldı, ne onur kaldı, ne idealizm, ne de değer kaldı. Varsa yoksa makam sahibi olmak, haram helal düzeyine bakmadan para kazanmak hırsı her türlü değerin önüne geçti.
12 Eylül İhtilalinden sonra yapılan ilk seçime Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş siyasi yasaklı olmaları nedeniyle katılamadılar. Seçime askeri vesayetin izin verdiği üç parti katıldı. Yapılan seçim sonucunda ipi Turgut Özal göğüsledi ve başbakan oldu.
Turgut Özal’ın başbakan olmasıyla Türkiye gündemine özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi girdi. O dönem bazı ekonomik iyileşmeler oldu. Bu kamu iktisadi teşekküllerinin satılması ve dışardan kredi desteği alınmasıyla sağlandı.
Özelleştirme kavramı artık Devletin iliklerine kadar işlemişti. Her önüne gelen devletin tüccar olmadığını, ticaret ile uğraşmasına gerek olmadığını söylüyor ve bu anlayış git gide devletin bütün kademelerine hâkim olmaya başlıyordu.
Bu zihniyet ışığı altında Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve o zamanki adı Boğaziçi şimdi ise 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olan köprülerin gelirlerine halkın ortak edilmesi metoduyla ilk özelleştirme yapıldı. Özelleştirme uygulamaları Turgut Özal yönetiminde ki hükümet ile sınırlı kalmadı.
3 Kasım 2002 yılında yapılan seçimlerde AKP iktidara geldi. AKP’ de Turgut Özal’ın yolundan gitmeye karar verdi, özelleştirme zihniyeti devam etti. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bütün fabrikalar elden çıkarıldı.
Elden çıkarılma gerekçesi olarak devlet tüccar değildir, devlet başka işlerle uğraşmalıdır. Bu söz ilk başta çok janjanlı geliyordu ama iş uygulamaya geçince özelleştirmenin hiçte janjanlı olmadığı sonuçlar farklı mecralara gidince anlaşıldı.
Toplumsal dönüşüm ve değişim öylesine değerleri alt üst etti ki kimin doğru tarafta kimin yanlış tarafta olduğunu insanların anlaması mümkün olmuyor. Ülkemiz insanları para kazanma hırsıyla bütün değerlerini ayaklarının altına aldı.
İnsanlarımız insani duygulardan öylesine uzaklaştı ki doğal afetlerde bile kendisine fırsatlar çıkarmaya başladı. Pandemi ile birlikte gıda sektöründe oluşan arz talep dengesi tüketici aleyhine gelişti.
Kısıtlı imkânlara sahip dar gelirli insanlar gıda ihtiyacını karşılamakta sıkıntılar çekmeye başladı. Yükselen fiyatlara insanlar yetişemez oldu. Gıda sektöründe ki abartılı fiyat artışları özelleştirilen diğer sektörlere de sıçradı.
Gıda sektöründe oluşan fiyat artışlarıyla mücadele etmek amacıyla AKP iktidarı Tarım Kredi Kooperatifi marketlerini kurdu. Bu durum piyasada tüketici lehine bazı ürünlerde fiyat dengelemesi sağladı.
Tüketicilerin bazı ürünleri diğer marketlere göre daha ucuza temin etmeye başladı. Tarım Kredi Marketlerinde ki bazı ürünlerin diğer marketlere göre daha uygun fiyatlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
İnsan ister istemez şunu düşünüyor madem devlet tüccar değildi, niçin Tarım Kredi Kooperatifi marketleri kuruldu? Bütün bu gelişmeler her türlü faaliyetin özel sektöre bırakılmasının uygun olmadığını gösterdi.
Piyasada arz talep dengesini sağlamak üzere özel sektörün karşısında kamunun da görev alması, kazanma hırsıyla yanıp tutuşan, sosyolojik dejenerasyon yaşayan ülkemiz için kaçınılmaz görünüyor.
Özellikle sağlık, eğitim ve güvenlik hizmetlerinin kesinlikle kamu eliyle diğer hizmetlerin kamu özel sektör aracılığıyla yapılmasını söylemek yanlış olmayacaktır.
Gerek siyasi gerekse ekonomik gelişmeler hep birlikte değerlendirildiğinde ülkemizin karma ekonomik model ile yoluna devam etmesi daha gerçekçi bir yöntem olarak önümüzde duruyor.
ÖZER YILMAZ