Bir zamanların liseli genç kızı şimdi kalabalık bir salon dolusu insan karşısında kadifemsi sesine uyumlu jest mimik hareketleriyle yaptığı konuşmasını çarpıcı cümlelerle bitirince salonda bir alkış bombası patladı.

Gözlerindeki sevinç ışık ışık kendisini dinleyen hayranlarına dokunurken yüzündeki tebessüm gönül mutluluğunun tatlı rayihasını beyan eder gibiydi.

Kendi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan bu genç konuşmacı etkileyici hitabetinin farkına vardığında zihninde okulun iç avlusunu gören koridorun başında edebiyat öğretmeniyle inatlaştığı anlar belirirdi.

O günün daha doğrusu, o anın sabitlenmiş bir fotoğrafı beyninin muhayyile odasında asılı duruyordu.

Karşısındaki topluluk buraya bu muhteşem salona sadece onu dinlemek için gelmişti..

Elbette ki ne anlattığı önemliydi ama program öncesi salonu dolduran dinleyiciler ile yapılan röportajlardan onun sımsıcak bir sesinin olduğu, insanları büyüleyen konuşmasına hayran oldukları için geldikleri anlaşılıyordu.

Tam bu anda yüzündeki ifade fotoğraf çekinme anındaki gibi donuyor ve kır saçlı edebiyat öğretmeniyle sınıfın kapısı önündeki o anı bir kez daha yaşıyordu sanki.

“Yıllar sonra bir konuşma yapacaksın ve o gün başaramadığında bugünkü acziyetini hatırlayacaksın.” Geleceğine ipotek koyan bu cümle onu iyi sarsmıştı.

Çünkü o güne kadar bir toplum karşısında rahatça konuşamamışken fikirlerini ve gönüllerini birbirlerine açamamış sınıf arkadaşları karşısında ne söyleyebilirdi ki.

En büyük korkusu bu iken bir de aynı sırayı paylaştığı en samimi arkadaşı da onun yapamayacağını söylüyordu.

İçindeki negatif ses ile yanında ki arkadaşı aynı hakikati söylerken edebiyat öğretmeni hariçten gazel okuyor olmalıydı. Elbette ki böyle bir konuşmayı asla yapamayacaktı.

Bir de edebiyat öğretmeni ile arkadaşı, kendisinin “toplum karsısında konuşma yapması” üzerinden adeta iddialaşmışlardı.

Edebiyat öğretmeni yapabileceğini söylerken buna kendisi dahi inanmıyordu.

O günlerde düşünmediği ya da fark edemediği bir şey daha vardı. Sınıfta hiç kimseye söylemediği bir şeyi edebiyat öğretmeni niye kendisi için söylemişti?

Bu kadar ısrar neden idi? Kendisinde fark edemediği cevheri edebiyat öğretmeni mi fark etmişti?

Üzerinde bir buket çiçek, bir bardak su ve mikrofonun olduğu geniş masada kitaplarını imzalarken bir anda toparlandı, ismini söyleyen sese doğru başını çevirdi. O anda bütün hatıralar hayal perdesinden siliniverdi.

İnsanlar tebrik ediyorlar, başarılarının devamını diliyorlar, çok istifade ettiklerini söylüyorlardı. Bazıları da bir sonraki programının ne zaman olacağından haber almak istiyordu.

Her birine tek tek cevap yetiştirirken kafası karışıyor ama bundan hiç rahatsızlık duymuyordu. Tebrik edenlerin sayısı azalınca tekrar hayal perdesindeki fotoğrafa daldı.

Mazideki o gün can arkadaşı yani sıra arkadaşı, derste kimsenin duyup anlayamadığı sesle sıraya yaklaşan edebiyatçıya: “Ben kazandım hocam!” demişti. Edebiyatçı ise kararlı bir ses tonu ile “Maç henüz bitmedi!” dedikten sonra “Ama burada bir haksızlık var. Sen her vakit arkadaşının yanındasın ve iddiayı kazanmak için ona negatif cümleler söylüyorsun ki zaten bu da onu benimsiyor.”

Bu dediği kişi, işte buradaki harika topluluğun öznesi olan hatipti.

Edebiyat öğretmeninin dini konulardan, kişisel gelişim formatında, bahsetmeyi sevdiğini herkes bilirdi. Acaba ona ilahi bir his mi söyletmişti böyle konuşma yapabileceğini. Eğer böyle ise kendisine çizilmiş hayırlı ve güzel bir kaderi örtüyor muydu? Belki de içindeki cevheri görmüş, yapabileceğine inanmıştı hocası. Eğer bu olmayacaksa bunun birkaç çalışmadan sonra söylemesi daha doğruydu. Çok amaçlı salonun boş olduğu müsait zamanlarda konuşma çalışmaları yapmadan bunu anlayamazdı.

Kozasını bir kelebek olarak terk edecek miydi yoksa kendisine yardım ediyormuş gibi görünen ama çırpınıp güçlenmesini engelleyen ve içindeki korkuları besleyen sesine mi kulak verecekti?

Bugünkü başarısını sadece kendi gayretine dayandıracak kadar kibirli değildi. O mütevazı karakteri gereği kendisine bu kabiliyeti veren Yaratıcısına hamd ediyor, değerli hocası kendisinin bu başarısını görememiş olsa dahi ona gıyaben teşekkür ediyordu.

- Bakar mısınız, lütfen şunu oğlum için ?

-Beğenerek dinliyor ve heyecanla kitaplarınızı okuyorum. Şu kitabı da imzalar mısınız, lisede okuyan kızım için?

Parmakları yorulmuştu imzalarken kitaplarını. Tatlı bir yorgunluk ve derin bir huzur vardı içinde.

-Vay benim güzel arkadasım, bu sen misin? Tebrik ederim ne konuşmaydı! İşte bu benim arkadaşım...

Neşeli, şen şakrak bir sesi tanımıştı. Bunca hayranın arasında sıra dışı cümleler kuran da kimdi, diye sormaya gerek yoktu. Çünkü liseden sıra arkadaşının sesini asla unutmamıştı.

Ahmet Taştan