Bir zamanlar istifa diye bir müessese vardı. Evet, yanlış okumadınız: "Müessese..."
Tıpkı okul gibi, hastane gibi, kütüphane gibi...
Devlet hayatının, siyaset hayatının doğal bir parçasıydı.
Bir hata yapılırdı, bir ihmal olurdu, Bir seçim kaybedilirdi.
Sorumlu kişi çıkar, kamuoyunun karşısına geçer ve birkaç cümle kurardı: "Başarısız oldum, sorumluluk bana aittir, istifa ediyorum."
Eyvallah, ne dünya yıkılırdı ne de kıyamet kopardı. Hatta çoğu zaman o kişinin itibarı artardı. Çünkü insanlar hata yapmayanları değil, hatasının sorumluluğunu üstlenenleri takdir ederlerdi. Bugün ise istifa, siyaset literatürünün neredeyse unutulmuş kelimelerinden biri haline geldi.
Günümüzde başarısızlıkla koltuk arasında kurulan ilişki biçimi tamamen değişti. Eskiden başarısızlık koltuğu sallardı. Şimdi koltuk başarısızlığı sallamıyor! Rahmetli dedem anlatırdı.
Köyde muhtarlık seçimi yapılmış. Adaylardan biri birkaç oy farkla kaybetmiş. Ertesi gün kahveye gitmemiş. Neden, diye sormuş merhum "Milletin karşısına çıkmaya utanıyorum" demiş. Şimdi düşünün... Köy muhtarlığını kaybeden adam mahcup oluyor. Ama milyonlarca seçmenin oy verdiği seçimleri kaybeden siyasetçi, ertesi gün kürsüye çıkıp zafer konuşması yapabiliyor. Bu nasıl bir psikolojik dayanıklılıktır, doğrusu psikologların incelemesi gerekir.
Belki de yeni bir bilim dalı doğmuştur: "Koltukla bütünleşik yaşam formları araştırmaları..." Siyasette istifa aslında yenilginin kabulü değil, demokrasinin kabulüdür. Çünkü demokrasi sadece seçim kazanma sistemi değildir. Aynı zamanda hesap verme sistemidir.
Seçmen size vekâlet verir. Süre sonunda performansınızı değerlendirir. Memnunsa devam der, değilse değiştirir. Siyasetçinin görevi de bu karara saygı göstermektir. Fakat son yıllarda tuhaf bir alışkanlık gelişti:
Seçim kaybediliyor, suç seçmende.
Ekonomi kötü gidiyor. Suç dış güçlerde.
Parti oy kaybediyor.
Suç medyada.
Teşkilat dağılıyor.
Suç danışmanlarda.
Herkes suçlu...
Bir tek sorumlu olması gereken kişi hariç.
Hatırlar mısınız bilmem, bir zamanlar Japonya'da bir bakan, hızlı tren birkaç dakika geciktiği için kamuoyundan özür dilemişti. Avrupa'da bakanlar yanlış harcama kalemi nedeniyle görevi bırakabiliyor. Bazı ülkelerde bir üniversite tezindeki intihal iddiası bile siyasi kariyeri sona erdirebiliyor.
Bizde ise bırakın siyasi hatayı...
Bazen siyasi deprem yaşanıyor.
Fay hattı kırılıyor. Bina çöküyor.
Seçim kaybediliyor. Parti küçülüyor.
Ama koltuk olduğu yerde duruyor.
Sanki siyasi sorumluluk değil de tapulu mülk.
Belki de sorun, siyasetin bir hizmet alanı olmaktan çıkıp bir kimlik alanına dönüşmesidir.
Eskiden insanlar makamı görev olarak görürdü. Bugün bazıları makamı kişiliğinin ayrılmaz parçası gibi görüyor. Koltuktan kalkınca varlığının eksileceğini düşünüyor. Oysa tam tersi doğrudur.
Bazen insanı büyüten şey oturduğu koltuk değil, o koltuktan kalkmayı bildiği andır.
Demokrasilerde liderlik kadar devir teslim de önemlidir.
Yeni isimlerin önünü açmak gerekir.
Yeni fikirlerin dolaşıma girmesi gerekir.
Yeni kuşakların sorumluluk üstlenmesi gerekir.
Aksi halde siyaset yaşlanır. Partiler yaşlanır. Kurumlar yaşlanır.
En sonunda umut yaşlanır.
İşte asıl tehlike budur.
Türk siyasetinin bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni partiler, yeni sloganlar, afişler de değildir. Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey eski bir erdemdir. Adı unutulmaya yüz tutmuş bir erdem…
Sorumluluk almak, gerektiğinde çekilmek ve şu cümleyi kurabilmek: "Ben elimden geleni yaptım. Bundan sonrasını başkaları denesin." İşte o gün Türk siyasetinde kaybolan bir gelenek yeniden bulunmuş olacak. Belki de demokrasimiz, yıllardır özlemini çektiği olgunluk sınavlarından birini başarıyla vermiş sayılacak.
Ama umudum var mı? Yok!
Okuma Önerisi: Kuşaklar Arası, Altan ÖYMEN
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı
Kaynak: gencgazete.net