GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin kırılma noktalarından biri olarak kabul edilen 17-25 Aralık 2013 süreci, yalnızca bir yolsuzluk iddiası veya adli bir vaka değil; devletin bekasını ve seçilmiş meşru hükümetin otoritesini hedef alan, çok katmanlı bir "yargısal darbe teşebbüsü" olarak hafızalara kazınmıştır.
FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) olarak tanımlanan yapının, devlet içerisindeki kadrolaşmış gücünü kullanarak demokratik siyasete müdahale etme çabası, 13 yılın ardından bugün daha net bir şekilde analiz edilebilmektedir. Bu süreç, 15 Temmuz 2016’da zirveye ulaşacak olan ihanet zincirinin ilk ve en kritik halkasını oluşturmuştur.
17 Aralık 2013 sabahı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz’ün koordinasyonunda ve Cumhuriyet Savcıları Celal Kara ile Mehmet Yüzgeç’in talimatlarıyla başlatılan operasyon, kamuoyuna "rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık" iddialarıyla servis edilmişti.
Aralarında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş insanları Ali Ağaoğlu ve Reza Zarrab ile Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de bulunduğu 89 kişi gözaltına alınmıştı.
İlk bakışta rutin bir yolsuzluk operasyonu izlenimi verilmeye çalışılsa da, operasyonun zamanlaması, yöntemi ve hedef alınan çevreler, meselenin hukuk sınırlarının çok ötesinde, siyasi bir mühendislik çalışması olduğunu ortaya koyuyordu. Bu operasyon, örgütün devletin yargı ve emniyet birimlerine sızmış unsurları eliyle, seçilmiş hükümeti işlevsiz kılma ve uluslararası platformlarda Türkiye’yi zor durumda bırakma stratejisinin bir parçasıydı.
Dönemin Başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, süreci başından itibaren bir hukuk arayışı olarak değil, hükümeti, ekonomiyi ve Türkiye’nin bağımsızlık iradesini hedef alan "siyasi bir operasyon" olarak tanımladı. Erdoğan ve hükümet kanadı, operasyonun arkasında, "Paralel Devlet Yapılanması" (PDY) olarak adlandırdıkları, devletin hiyerarşik yapısı dışında faaliyet gösteren bir grubun olduğunu vurguladı.
17-25 Aralık süreci, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen hain darbe girişimine giden yolda bir hazırlık safhası olarak değerlendirilmelidir. FETÖ, 17-25 Aralık’ta yargı ve emniyet içindeki hücrelerini kullanarak ulaşamadığı iktidar değişikliğini, 15 Temmuz’da silahlı kalkışmayla gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Aradan geçen 13 yıl, bu iki olayın birbirinden kopuk olmadığını, aksine aynı merkezden yönetilen bir "devlete kastetme" stratejisinin farklı aşamaları olduğunu kanıtlamıştır.
Bu süreçte yaşananlar, Türkiye’de "yargı bağımsızlığı" kisvesi altında nasıl bir vesayet düzeni kurulmak istendiğini de gözler önüne sermiştir. Seçilmişlerin yerine, "kendi atadığı savcı ve hakimlerle" ülkeyi yönetmeye talip olan bir yapının, demokratik meşruiyeti nasıl askıya almaya çalıştığı bir süreç yaşadık.
15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en kanlı ve en karanlık gecelerinden birini yaşamış; halkın iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) dahi savaş uçakları tarafından bombalanmıştır.
Bu kalkışma, sadece bir askeri darbe girişimi değil, aynı zamanda devletin "derin" mekanizmalarında uzun yıllardır devam eden bir hegemonya savaşının, bir "paralel devlet" yapılanmasının kendi içindeki parçalanmışlığının ve nihayetinde toplumun üzerine bir karabasan gibi çöken vesayet rejimlerinin çatışmasının ürünüdür.
15 Temmuz’u anlamak için, bu yapının devlet aygıtı içerisindeki yerini, stratejisini ve beslendiği siyasi iklimi analiz etmek gerekir. Uzun yıllara dayanan, sabra ve disipline dayalı bir sızma süreciyle devletin emniyet, yargı ve eğitim gibi kılcal damarlarına yerleşen bu örgüt, aslında Türk siyasi hayatındaki "devletin içinde örgütlenme" geleneğinin en uç örneğidir.
Sosyolojik bir bakış açısıyla bakıldığında, bu yapı, devletin sunduğu imkânları ve bürokratik aygıtı, kendi ideolojik ajandası doğrultusunda bir "kurtarılmış alan" haline getirmek için kullanmıştır.
Bu durum, yalnızca bir cemaatin veya bir yapının kendi başına gerçekleştirdiği bir eylem değildir. Bu yapı, pragmatist ve makyavelist yaklaşımları kullanarak laik-demokratik birikime ve cumhuriyet değerlerine karşı mücadele etmişlerdir. Ancak, bir devlet aygıtının, herhangi bir dini veya cemaatçi yapının, tekçi siyasal anlayışın kadrolarıyla doldurulması, demokrasinin ve hukuk devletinin en büyük düşmanıdır. Devletin "liyakat" yerine "sadakat" esasına göre yönetilmesi, kurumların içini boşaltmış ve bu tür yapıların orduya, yargıya ve emniyete, eğitime sızmasını kolaylaştırmıştır.
Türkiye’de "zinde güçler" terimi, tarihsel olarak ordunun siyasete müdahale etme geleneğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır. 15 Temmuz’da yaşananlar, bu vesayet kültürünün bir başka formudur.
Bir tarafta geleneksel, merkez sağ ve muhafazakar çizgideki devlet bürokrasisi, diğer tarafta ise uzun yıllar boyunca devletin "arka bahçesinde" eğitilmiş, yetiştirilmiş ve devletin kritik noktalarına yerleştirilmiş bir cemaat yapısı... 15 Temmuz, bu iki gücün paylaşamadığı iktidar pastasının, çatışmaya dönüşmüş halidir.
Darbe girişimi, sadece hükümete karşı değil, halkın iradesine ve parlamenter sisteme karşı yapılmış bir saldırıdır. Ancak bu kalkışmanın köklerini, Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği günden beri süregelen askeri vesayet geleneğinden bağımsız düşünemeyiz.
Ordu içerisinde yuvalanmış bir klik, ülkenin kaderini belirleme hakkını kendinde görmüştür. Bu, toplumsal bir uzlaşıdan veya demokratik bir talepten değil, tamamen tepeden inmeci, otoriter ve halkın demokratik reflekslerini hiçe sayan bir zihniyetten kaynaklanmaktadır.
TBMM’nin bombalanması, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine yönelik bir saldırıdır. Bu, örgütün sadece siyasi iktidarı devirmekle kalmayıp, ülkenin tarihsel ve toplumsal temelini de hedef aldığını göstermektedir. "Gözü ve ruhu kara" olarak tanımladığımız bu yapı, bireyi cemaatin çıkarlarına kurban eden, sorgulamayı yasaklayan ve mutlak bir itaat kültürünü kutsayan, modern çağın dışında kalmış bir organizasyondur.
Kendini aynı yılanın deliğinden ısırtmak istemeyecek olanlar için 15 Temmuz süreci bir ders niteliğindedir. FETÖ ve benzeri yapıların devletin içine sokulması, eğitimi dönüştürmesi ve hukuk sistemini "ilahileştirmesi" kaçınılmaz olarak bir otoriterleşmeyi doğurur.
Devleti bir "ganimet" gibi paylaşmaya çalışan tarafların çatışması, bu ülkeye çok ağır bedeller ödetmiştir. Ancak, bu kalkışmanın bastırılmasıyla birlikte toplumun geniş kesimleri, demokrasiye ve temel hak ve özgürlüklere olan bağlılığını, her türlü vesayete karşı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
15 Temmuz’un üzerinden geçen sürede görüyoruz ki, bu tür "karanlık" yapıların devletten temizlenmesi, yerine yeni vesayet odaklarının kurulmasıyla değil, ancak gerçek bir laiklik, liyakat ve demokrasi inşasıyla mümkündür. Devleti dini referanslarla veya cemaat ağlarıyla yönetme girişimi, her zaman büyük bir yıkımla sonuçlanır. Türkiye, tarihsel süreçte bu acı tecrübeleri defalarca yaşamıştır.
Kurtuluş Savaşı’nın ruhu, Meclis’in egemenliği ve halkın iradesi, herhangi bir örgütün, grubun veya kliğin üzerinde tutulmalıdır. 15 Temmuz, bir daha asla yaşanmaması gereken bir kabustur. Bu kabustan çıkış, hukuk devletinin evrensel ilkelerine, düşünce özgürlüğüne, bağımsız yargıya ve en önemlisi; hiçbir dini veya ideolojik yapının devletin ana mekanizmalarına sızmasına izin vermeyecek, şeffaf bir yönetim anlayışına sahip çıkmaktan geçer.
15 Temmuz, sadece askeri bir darbe girişimi değil, aynı zamanda devletin içine sızmış bir ihanet şebekesinin, kendi iktidarını koruma refleksiyle bir ülkeyi ateşe atma girişimidir.
Bu süreçten alınacak en büyük ders; demokrasinin, birey olma bilincinin ve laikliğin, bir ülkenin bekası için ne kadar vazgeçilmez olduğudur. Türkiye’nin yolu, demokratikleşmeden, toplumsal barıştan ve her türlü vesayetin reddinden geçmektedir.
ERCAN EROĞLU
(DEVAM EDECEK)
