Edebiyat öğretmeni, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında bir şiir okumasını istemiş, Gazi verilen bu görevden büyük bir onur duymuş, bayramda şiiri okumuştu. Gazi’nin coşkulu şiir okumasını arkadaşları elleri çatlarcasına alkışlamışlardı.

Gazi okulunda sevilen sayılan bir öğrenci olmuştu, bayram töreninin bitiminde evine geldi. Eve yeni girmiş, kabanını henüz çıkarmamıştı. Kapıya kırılacakmış gibi vuruldu. Gazi kapıya doğru yöneldi, açtı, karşısında ev sahibi kadını buldu.

Ev sahibi kadın başı kapalı çakır gözlü, temiz yüzlü, temiz giyimliydi. Tahminen 1,65 cm boylarında Gazi’den altı yedi santim kısa görünüyordu. Başında beyaz örtmesi, üzerinde çiçekli bir hırka, hırka ile uyumlu çiçekli şalvar vardı, giyimini ayaklarında ki lastik mes ayakkabı tamamlıyordu.

Ev sahibi kadın, Gazi’nin başarılarını duymuş, hem tebrik etmek hem de bazı nasihatlerde bulunmak için Gazi’yi görmek istemişti. Gazi, ev sahibini karşısında görünce eli ayağı birbirine karıştı, ne diyeceğini bilemedi, kekeleyerek içeri buyur etti. Kadın, içeri girmeyeceğini, bazı uyarılarda bulunacağını söyledi.

‘Gazi’m bakıyorum başarılı bir öğrenci olmuşsun, şanın koca Çifteler’ i kaplamış, çok mutlu oldum. Bütün bunların yanında bazı şeyleri de bilmeni isterim. Şu yan evde oturan bir kız var sakın ona yüz verme! Eğer ona yüz verirsen, kapıdan kovarsan bacadan girer; bacadan kovarsan pencereden girer.

Bu kızdan uzak dur. Benim de iki kızım var ama onları ben terbiyeli yetiştirdim. Onlar edebi ve adabıyla işlerine gider, gelir. Sana zararları olmaz’ Ev sahibi kadının sözleri Gazi’yi utandırmıştı, sağa sola bakmadan gözlerini yere sabitledi. ‘Teyze o kız benimle konuşmak istedi, kabul etmedim, ona yüz vermedim, o benim evime gelip gidemez, siz rahat olun. Ben anneme söz verdim ne annemi ne de sizi mahcup edecek bir şey yapmam.’

Gazi’nin kararlı duruşu karşısında ‘Aferin oğlum annen temiz süt emzirmiş, senin gibi bir genç yetiştirdiği için anneni de tebrik ediyorum’ dedi, döndü gitti. Gazi, ev sahibi kadının övgülü sözlerinden onur duymuştu, yorgundu ve dinlenmek istiyordu.

Elbiselerini çıkardı pijamalarını giydi kendini yatağına attı, boylu boyuna uzandı. Ortaokul birinci sınıf yılları, hayalinde film şeridi gibi geçmeye başladı.

Annesi Kıymet Hanım, Gazi’yi 7km uzaklıkta ki Bağlıca köyünde ki ortaokula kayıt ettirmişti. Köyden, ortaokula giden dokuz öğrenci vardı, hep birlikte okula yürüyerek giderlerdi. Birinci dönemin sonunda yedi öğrenci okulu bırakmak zorunda kalmıştı.

Kimi başarısız olduğu için kimi ise ağır kış şartlarına dayanamadıkları için. O dönem ortaokulların süresi üç yıldı. Gazi ortaokul birinci sınıfa; yol arkadaşı Muhlis ise ortaokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Muhlis uzun boylu ince yapılı kara kuru biriydi.

Muhlis’in adı; halis, temiz anlamına gelse de çok pis ve aynı zamanda çok da merhametsizdi. Yanında getirdiği meyveleri, kuru yemişleri ağzını şapırdatarak yer ama Gazi’ye vermezdi. Ağır kış şartları altında yolda yaya giderken Gazi’yi döver, karın içine sokar, eziyet ederdi. Muhlis’in eziyetleri çekilmez olmuştu ama Gazi korkusundan bir şey yapamıyordu.

Bu eziyet uzun süre devam etti. Annesi üzülmesin diye bir şey söylemiyordu. Bir hafta sonu Gazi banyo yapıyordu, Kıymet Hanım, Gazi’nin sırtındaki işkence çürüklerini, sıyrıkları, kızartıları gördü. Kıymet Hanım’ın nevri döndü, kalbi küt küt attı, tansiyonu çıktı.

Oğluna yara berenin neden kaynaklandığını sordu. Gazi, olayları olduğu gibi anlattı. ‘Oğlum sana işkence yapılmış, sana çok eziyet edilmiş ama sen bu kadar kötü davranışlara karşılık yine de iyi davranış göstereceksin. Arkadaşının yaptıklarının tersini yapacaksın. Meyve ve kuruyemiş hazırlayacağım, yanına alacaksın. Yarın bunları yolda giderken yiyeceksin ama yol arkadaşınla paylaşarak yiyeceksin, sen yemeden önce arkadaşına ikram edeceksin’ dedi.

‘Ama anne o beni dövüyor, beni dövdüğü için bir de yiyeceklerimi onunla mı paylaşayım?’

‘Oğlum, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, derler. Sen benim söylediklerimi uygula. Bak o zaman insanlarda ki değişimin mucizesine nasıl şahit olacaksın.’

Gazi, Muhlis ile yine yolara düştü, köyden uzaklaşır uzaklaşmaz, Muhlis’in işkenceleri yine başladı. Gazi Muhlis’in kaba davranışlarına karşılık yanında getirdiği meyve kurularını ve kuru yemişleri ikram etti. Muhlis, şaşırmıştı, tereddüt içinde Gazi’nin ikramlarına elini uzattı, aldı, yemeye başladı.

Okula gidinceye kadar Muhlis Gazi’ye o gün kötü davranmadı. İkram işe yaramıştı. İlerleyen günlerde de devam eden ikramlar Gazi ile Muhlis’in arasında sıcak bir bağın oluşmasını sağlamıştı. Demek ki her kilidin bir anahtarı vardı. Boşuna dememişlerdi atalar ‘Sana taşla gelene; sen gül, sun’ diye.

ÖZER YILMAZ