Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım,
Bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı,
Her ânını eksiksiz, dün gibi hatırlarım,
Dudaklarımda tuzu, içimde durur aşkı..
Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler,
Hani o güzel gözlü ceylânların pınarı,
Hani kuşlar, ağaçlar, bin bir renkli çiçekler?
Nasıl yakalamıştım saçlarından baharı?
Ben hâlâ o günleri anarsam yaşıyorum,
Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi,
Hâlâ güzelliğini kalbimde taşıyorum,
Dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi…
Emel Sayın söylüyordu Zeki Müren’in şarkısını “TRTNAĞME” radyo kanalında, yoldaydım, geceydi, hava pusluydu, içim doluydu, dinmeyen hasretliğimle tuttu elimden, savurdu 80’lere…
Kendi halinde delikanlıydım ben, çalışkandım, gayretliydim biliyorum. Birçok yeteneğim vardı biliyorum, merhametliydim, duygusaldım, melankoliktim hatırlıyorum… Anama kıyamazdım, babamı hiç üzmedim iş hususunda, bünyem de sağlamdı, gücüm de yerindeydi çok şükür, her işlerine koştum her fırsatta… Köyde iş bitmez bilirsiniz, okuldan gelir, kitabı defteri fırlatır, aboskalda ne iş varsa oraya yetişirdim bildiğim…
Yaz başı Çikoşo’ya çıkartırdık ineklerimizi, köyden yedi kilometre yukarıdaydı, çayır, çimen, hayvanlarımız için otlaktı burası... Çikoşo tepesinden, Mezareler’e, Gelincik taşından, Kondariso’ya, Livela’dan Mangana’ya ormanlar arasında, yer yer açık alanlar çayırlıktı, hem hayvanlarımızı otlatır, hem kışlık yiyeceklerini biriktirirdik bu mevkide … Komşuların bir kısmı yaylaya gönderirdi hayvanlarını, bir kısmı burada geçirirdi yazı…
Biz de öyle yapardık, onlarca komşumuz gibi… Yüzlerce dönüm yemyeşil çimenlik düşünün, berrak bir hava, onlarca yayılmış inek, kerendiyle çayır biçen erkekler, harıl harıl çalışan kızlar, kadınlar, hartomadan kızaklarıyla gün boyu kızak kayan, “Paşanın Düzünde” top oynayan çocuklar, iş bitiminde saatlerce horon oynayan gençler, keyifli, eğlenceli, gün boyu hareketli müthiş manzaralı bir cennet hayal edin, işte Çikoşo (Kom) orası….
Okullar tatil olunca çıkardım Çikoşo’ya, küçük bir evimiz vardı orada. Derme çatma bir peke, kocaman bir ocak, içi her daim otla dolu iki oda, ahırda birkaç inek, birkaç bakır tencere - tava, kap - kacak filan, mısır koçanlarının yapraklarından yapılma (hoşot) döşeği, bir yün yorgan, kararmış bir gaz lambası hepsi bu… Sefillik ile minimal yaşam arası, sınırdaydık anlayacağın…
Altı adet kalın pille çalışırdı radyom, Tekel 2000 di sigaram, hemen üstümüzdeydi evleri, en güzel arkadaşımdı Celal… Yaz boyu beraberdik Celal’le… Kendi çayırlarımızı biçerdik birlikte, sıkı “kerendici” idik. Sonra komşulara giderdik, kimine yevmiyeyle, kimine meccanen, kimine sadaka niyetine… Yüzlerce dönüm arazide işini görmediğimiz komşumuz kalmadı çok şükür…
Radyom hep yanımdaydı, sürekli açıktı Polis Radyosu, yada Meteoroloji… Arabesk yasaktı TRT de, bunlarda çalardı Orhan Gencebay ve hatta Bülent Ersoy…
Sabahları namaz vakti uyanır, girişirdik çayıra… Bizim arazide sert bir ot olurdu, “isir” derdik, kısa ve yağlıydı, kerendiyi (tırpan) erken köreltir, sıcak havada kesilmezdi bir türlü. O yüzden kırağı üzerindeyken biçerdim onu… Gün ışıdığında, köyden gelenler görünürdü sırtlarında sepetleriyle kadınlar… Annem gelirdi, Nazmiye yengeyle birlikte 7 km yolu yürürlerdi sırtlarında yükleriyle… Yiyecek bir şeyler olurdu, ekmek filan, belki domates salatalık, belki birkaç meyve… Öyle yorgun argın hızlı bir kahvaltıyla devam ederdik, radyom, sigaram, annem…
Ben biçerim, o serer, kurutur, kumul yapar, yetişirse, horom yapar (beş altı kiloluk balya) yığar evin bir köşesine, hayvanların hizmetini yapar, akşama beş altı horomluk yükünü sırtlanır, komşularla birlikte yola revan olurlar her gün. Herkes döner geldiği gibi, biz kalırız yalnız, merhum komşum, kardeşim Celal, altı pilli Philips radyom, sigaram ve ben… Birlikte yerdik akşam yemeğini genellikle, keyifle birkaç bardak çay ve sigara, muhasebesini yapardık günün, geleceğe dair hayallerimizi konuşurduk, şikâyetsiz, sitemsiz dertleşirdik, ay varsa, yıldızlar serpiliyse gökyüzüne, çimene uzanır göğe bakardık, Küçükayı, Büyükayı, Çobanyıldızı bulurduk parmaklarımızla, aniden kayan yıldızlara, muhteşem samanyoluna hayret ederdik birlikte… Bir vakit sonra, uyku bastırınca, çekilirdik evimize….
El yordamıyla bulurdum el fenerimi, sokulurdum anamın istiflediği balyaların üstüne serili hoşot yatağıma… Başucumda radyom, sabahın tekrarı “şarkılar geçidi”nde kulağım… Masmavi gözleriyle, naif berrak sesiyle, sureti karşımda yine Emel Sayın… Sıradaki şarkı hep bana gelirdi bu saatte, hepsi bana yazılıydı sanki… “Gözlerin doğuyor gecelerime”, “Ne mektup geliyor, ne haber senden, söyle de bileyim bıktın mı benden”… “Akşam oldu hüzünlendim ben yine” söyler Samime Sanay, ardından Muazzez Abacı’dan “Vurgun”, belki bir Zeki Müren parçası gelirdi sonra “Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar”… Kiremit aralarından sızan ay ışığında uyuya kalırdım öyle…
Güneşin ilk ışıkları sızardı aynı aralıklardan, yeni bir güne, bismillah diyerek, Dokuz numara Avusturya kerendimi döverek, bileyerek başlardım… Sonrası malum, isir sert, ifteri can sıkıcı, anam gelinceye kadar bitmeli bir aboskal…
Altı pilli Philips radyom hep açıktı, hep… O söylerdi, ben dinlerdim, ben dinlerdim hep… Arada bir haber, hava ve yol durumu, sonra yine şarkılar…
Arkadaşımdı radyom, sırdaşımdı şarkılar… Kırk yıl öncesine götürdü beni o şarkı, “Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım”….
Celal’im vefat etti, radyom da yok, ben de o ben değilim, o günlerim bir daha olmayacak biliyorum ama şarkılar aynı, hisler aynı…
Ben hâlâ o günleri anarsam yaşıyorum,
Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi,
Zordu ama güzeldi… Verene şükür….
YUSUF ŞEVKİ YÜCEL
13.01.2026 | [email protected]