Modern dünyanın hiç dinmeyen gürültüsü, hız tutkusu ve insanın kulağına sürekli "daha fazlasını al, daha hızlı tüket" diye fısıldayan doyumsuzluğu arasında; her yıl kapımızı ince bir nezaketle, adeta bir dost selamıyla çalan mübarek bir misafir var: Ramazan.
Kimileri için sadece bir takvim yaprağının değişimi, kimileri içinse beslenme alışkanlıklarının yer değiştirmesi gibi görünen bu kutsal zaman dilimi; aslında insanın kendi içindeki o kadim hakikate, yani merhamete, öz disipline ve "hiçliğe" dönüş yolculuğudur. Bu ay, bedenin açlığıyla ruhun doyurulduğu, maddenin susturulup mananın konuşturulduğu devasa bir okuldur.
İradenin Zarif Direnişi ve Özgürlüğün Eşiği
Gün boyu bir yudum suya el uzatmamak, sadece bir bedensel dayanıklılık testi değildir. Bu, iradenin dünyevi olan her şeye karşı gösterdiği saf ve asil direniştir. İnsanoğlu, en temel, en hayati ihtiyaçlarına "dur" diyebildiği ölçüde özgürleşir. Oruç, nefsimizin o aceleci, bencil ve hoyrat sesini susturup; sabrın, bekleyişin ve sükunetin sesini yükseltir.
İslam Peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle der: "Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu günde kötü söz söylemesin ve kavga etmesin..." (Buhârî). Bu kalkan, sadece mideyi yiyecekten korumaz; kalbi öfkeden, dili gıybetten, zihni ise kötü düşünceden muhafaza eder. Sofraya uzanan eli geri çekmek, aslında hayattaki diğer hırslara, haksızlıklara ve kibre karşı da bir "hayır" diyebilme iradesidir. Gerçek hürriyet, arzuların kölesi olmamayı öğrenmektir.
Empatinin Kalp Atışları: Açlık Köprüsü
Oruç tutan insan, akşam ezanının o dingin sadasını beklerken sadece kendi midesindeki boşluğu hissetmez. O an, dünyanın bir ucunda ya da hemen yan sokağında, bu mahrumiyeti bir "seçim" olarak değil, bir "kader" olarak yaşayanların halini bizzat kendi bedeninde deneyimler.
Oruç, yoksulla, mahrumiyet yaşayan canlılarla empati kurmaktır. Kendi açlığımız, başkasının eksikliğini anlamamıza vesile olan sessiz ama çok güçlü bir köprüdür. İşte bu yüzden oruç tutan bir kalp, kibrinden arınır. Çünkü açlık karşısında sultan da birdir, gedâ (dilenci/yoksul) da. Allah, bizi açlıkla terbiye ederken aslında "kendini kimseden üstün görme, çünkü bir yudum suya muhtaçsın" hakikatini hatırlatır.
Paylaştıkça Çoğalan Gönül Sofraları
Ramazan, "ben" ayı olmaktan ziyade, devasa bir "biz" ayıdır. İftar sofraları, sadece fiziksel olarak doyduğumuz mekânlar değil; kırgınlıkların onarıldığı, küskünlerin barıştığı, paylaşmanın kutsandığı birer gönül dergâhıdır.
Komşuya uzatılan sıcak bir tabak yemekte, bir yetimin başını okşarken duyulan huzurda ya da ihtiyaç sahibine sağ elin verdiğini sol el görmeden iletilen o ince nezakette saklı olan şey, sadece maddi bir destek değildir. O, toplumsal vicdanın hala canlı olduğunun, merhamet damarlarımızın hala kan taşıdığının en büyük kanıtıdır. Unutmamalıyız ki; "İnsan, verdiğiyle eksilmez; aksine paylaştığı kadar büyür, bölüştüğü kadar çoğalır." Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sözü, bu paylaşma ruhunun en güzel özeti gibidir: "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz." (Tirmizî)
Bir Arınma Mevsimi: Maneviyatın Baharı
Eğer bu kutsal aydan geriye sadece akşamki susuzluk ve gün boyu süren bir yorgunluk kalıyorsa, bu rahmet mevsimini hakkıyla soluyamamışız demektir. Ramazan’ın gerçek hikmeti; yavaşlamakta, tefekkür etmekte ve içimizdeki o tozlanmış "iyilik cevherini" yeniden parlatmaktadır.
Şükür, sadece dilde dolaşan bir kelime değil, sahip olduklarımızın kıymetini kalple tasdik etme sanatıdır, yoksa razı olmak değildir. Ramazan bize; selam verirken daha içten, özür dilerken daha samimi ve severken daha karşılıksız olmayı fısıldar. Bu ay, bir manevi itikaf, bir ruhsal arınma dönemidir.
Kalpte Kalan İz
Ramazan geçip gittiğinde, bayram sabahına uyandığımızda; kalbimizde bıraktığı o merhamet iziyle yürümeye devam edebiliyorsak, işte o zaman oruç amacına ulaşmış demektir. Oruç bizi "aç" bırakmak için değil, bizi daha "insan" kılmak, bizi daha "merhametli" yapmak ve bizi Allah’a (c.c.) daha yakın bir birey haline getirmek için gelmiştir.
Gelin, bu yıl Ramazan’ı sadece midelerimizle değil; gözümüzle, kulağımızla, dilimizle ve en önemlisi bütün benliğimizle karşılayalım. Gözümüz harama bakmasın, kulağımız kötü söz duymasın, dilimiz kimseyi incitmesin, kibrin değil insan olmanın asaletini yaşayalım.
Zira gerçek bayram, Ramazan’ın ruhunu bir ömre yayabilenlerin olacaktır.
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı