Pasifik’in öte yakasında yapılan zirveler, çoğu zaman dünyanın geri kalanına yalnızca diplomatik protokol görüntüleri olarak servis edilir. Oysa bazen bir fotoğraf karesi, bir çağın bitişini anlatır. 13-15 Mayıs 2026’da Pekin’de verilen kareler de biraz öyledir. Bir zamanların tartışmasız küresel patronu olan Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı, artık rakibini hizaya çekmek için değil; denge kurabilmek için masaya oturuyor.

Bu görüntünün tarihsel anlamını küçümsemek kolay değildir.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen, uzun yıllar boyunca yalnızca askeri üstünlükle değil, psikolojik bir kabulle sürdü: “Amerika isterse yapar.” Bugün ise mesele tam da budur; Amerika artık her istediğini yapabilecek güçte değildir.

Abd Çi̇n Ercan Eroğlu

Medyaya sızan Pentagon raporları da aslında bunu teyit ediyor. Aynı anda hem Pasifik’te Çin’i çevrelemek, hem Avrupa’da Rusya’yı baskılamak, hem de Orta Doğu’daki nüfuzu sürdürmek artık Washington için sürdürülebilir görünmüyor. Emperyal güçlerin tarihi biraz da böyledir zaten: Coğrafya büyüdükçe merkez yorulur, tıpkı Kanuni dönemi Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi... Ama burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca Amerika’nın zayıflaması değildir. Tarihte boşluk diye bir şey yoktur. Bir güç çekildiğinde, başka aktörler o alanı doldurur. Bugün Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm de tam burada anlam kazanıyor.

Uzun yıllar boyunca Türkiye’ye biçilen rol belliydi: NATO’nun sınır karakolu olmak. Kendi kararlarını tam veremeyen, savunma sistemlerinde dışa bağımlı, ekonomik tercihlerini uluslararası merkezlerin onayına göre belirleyen bir ülke…

Bugün ise Ankara, eksikleri ve çelişkileri olmakla birlikte, farklı bir hatta yürümeye çalışıyor. Libya’da, Kafkasya’da, Karadeniz’de, Afrika’da daha görünür bir Türkiye var. Bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu ayrıca tartışılır; ancak artık eski “edilgen müttefik” profilinin aşındığı açık.

Asıl önemli olan ise savunma sanayiindeki dönüşümün siyasal anlamıdır.

Türkiye’nin kendi İHA’sını, SİHA’sını, füzesini, savaş gemisini üretmesi yalnızca teknik bir mesele değildir. Bu aynı zamanda şu gerçeğin kabulüdür: Bağımlılık, modern çağın en ağır zinciridir. Çünkü silahını başkasından alan, kararını da tam veremez.

Bugün Batı’nın “müttefiklik” anlayışı üzerine yaşanan tartışmalar da bu yüzden önemlidir. Ukrayna örneği ya da Tayvan konusunda verilen çelişkili mesajlar ortada. Büyük güçler, çıkarları gerektirdiğinde müttefiklerini yalnız bırakabilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Uluslararası ilişkiler pragmatizme ve makyavelizm’e teşnedir.

Türkiye’nin son yirmi yılda attığı yerlileşme adımlarını değerlendirirken, yalnızca ekonomik tabloya değil, bu stratejik arka plana da bakmak gerekir. Elbette burada romantik bir zafer hikâyesi yazmanın da anlamı yok. Çünkü gerçekçilik, hamasetle karıştırıldığında politika sağlıklı düşünme yeteneğini kaybeder. Türkiye hâlâ dış finansmana bağımlı bir ekonomiyle yol almaya çalışıyor. Hukuk sistemi, eğitim yapısı, üretim modeli ve gelir dağılımı gibi temel sorunlar çözülmeden yalnızca askeri başarılarla büyük güç olunmaz.

Ama şu da inkâr edilemez: Dünya artık tek merkezli değil.

Abd Çi̇n 2 Ercan Eroğlu

Çin’in yükselişi yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda Batı merkezli düzenin zihinsel üstünlüğüne de meydan okumadır. Pekin bugün sadece ucuz iş gücü değil; teknoloji, üretim kapasitesi ve stratejik planlama gücüyle konuşuluyor. Amerikan başkanının Çin’e gidip pazarlık yapmak zorunda kalması da işte bu yeni dönemin sembolüdür.

Türkiye açısından mesele tam burada düğümleniyor. Yeni dünya düzeninde ayakta kalacak ülkeler, yalnızca askeri gücü olanlar değil; üretim kapasitesini artıran, bilimde ve eğitim alanında ilerleyen, hukuk güvenliği sağlayan ve bağımsız karar alabilen ülkeler olacak. Eğer Türkiye gerçekten “oyun kurucu” olmak istiyorsa, bunu yalnızca jeopolitik hamlelerle değil; içeride demokratik standartları yükselterek de başarmak zorundadır. Çünkü güçlü devlet olmanın ilk şartı, yalnızca tank yapmak değil; yurttaşına güven veren bir düzen kurabilmektir.

Pekin Zirvesi belki de ileride tarih kitaplarına şöyle geçecek: “Tek kutuplu dünyanın resmen çözüldüğü anlardan biri.”

Tamda burada kendimize sormamız gereken soru; yeni dünyanın kuralları yazılırken Türkiye gerçekten masada mı olacak, yoksa sadece masadaki büyük hesapların arasında manevra yapmaya çalışan bölgesel bir oyuncu olarak mı kalacak?

İşte önümüzdeki on yılın belirleyici meselesi budur.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]