Türkiye son yıllarda derin bir ekonomik dalgalanma yaşıyor. Yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, genç işsizliği ve artan hayat pahalılığı gündelik yaşamın belirleyici unsurları haline gelmiş durumda. Bu tablo yalnızca ekonomik göstergelerle sınırlı değil; eğitim alanında da ciddi kırılmalar yaşanıyor. Yaşananlara farklı bir perspektifle bakıldığında ise mesele, teknik hatalardan çok yapısal bir krize işaret ediyor.

Türkiye kapitalizmini değerlendiren isimlerden Prof. Dr. Sungur Savran, Türkiye ekonomisini uzun süredir bağımlı kapitalist bir yapı olarak analiz ediyor. Savran’a göre Türkiye kapitalizmi, küresel sermaye akışlarına bağımlı, kırılgan ve kriz üretme eğiliminde bir model üzerinde yükseliyor. Bu perspektiften bakıldığında eğitim alanındaki sorunlar da ekonomiden bağımsız değil; tersine onunla iç içe.

Kriz Tesadüf Değil, Yapısal Bizim bakış açımıza göre, ekonomik krizleri yalnızca yanlış faiz politikaları ya da yönetim hatalarıyla açıklanamaz. Kriz, kapitalist üretim biçiminin doğasında bulunan çelişkilerden kaynaklanır. Türkiye’de son yıllarda yaşanan kur şokları ve enflasyonist baskılar, dışa bağımlı büyüme modelinin sınırlarını görünür kıldı. Bu model, ucuz işgücüne ve dış borca dayalı bir büyüme stratejisine yaslanıyor. Ancak borçlanma maliyetleri arttığında ve küresel finans koşulları değiştiğinde sistem sarsılıyor. Bu sarsıntının faturası ise geniş halk kesimlerine çıkıyor. Görünen o ki kriz derinleşerek devam edecek.

Eğitimin Piyasalaşması

Ekonomik kriz, eğitim alanında da kendini gösteriyor. Devlet okullarındaki kaynak yetersizlikleri, özel okulların yaygınlaşması ve üniversitelerin ticarileşmesi dikkat çekici bir tablo oluşturuyor. Bu durum, neoliberal politikaların bir sonucu. Eğitim giderek kamusal bir hak olmaktan çıkıp piyasa mantığına göre şekilleniyor. Ailelerin eğitim harcamaları artarken, nitelikli eğitime erişim gelir düzeyine bağlı hale geliyor. Bu da sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiriyor. Üniversitelerin “müşteri memnuniyeti” odaklı yönetilmesi, akademik özgürlüğün ve eleştirel düşüncenin zayıflamasına yol açabiliyor. Eğitim kurumları toplumsal dönüşümün değil, piyasanın ihtiyaçlarının hizmetine giriyor.

Yaşanan kriz nedeniyle özel okullara talep azalırken özellikle kamuoyunda adı öne çıkan okullarda okumak isteyen öğrencilerin sayısı hızla artmaktadır. Bu da söz konsu okulların puanlarının hızla artmasına neden olmaktadır.

Genç İşsizliği ve Gelecek Kaygısı

Türkiye’de genç işsizlik oranı yüksek seviyelerde seyrediyor. Üniversite mezunlarının iş bulmakta zorlanması, diploma değerinin düşmesi ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, genç kuşakta ciddi bir gelecek kaygısı yaratıyor. Bu durum kapitalist üretim sürecinin emek üzerindeki baskısının bir sonucu olarak görülebilir. Eğitim sistemi daha fazla mezun üretirken, ekonomi aynı hızda nitelikli ve güvenceli istihdam yaratamıyor. Sonuç olarak gençler ya düşük ücretli işlere razı oluyor ya da yurt dışına yöneliyor. Beyin göçü, yalnızca bireysel bir tercih değil; sistemsel bir krizin yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Sınıfsal Eşitsizliklerin Derinleşmesi

Aslına eğitim, toplumsal eşitliğin anahtarıdır. Ancak mevcut koşullarda eğitim, sınıfsal ayrışmayı yeniden üretebiliyor. Özel okullara ve kurslara erişebilen öğrenciler avantajlı konuma geçerken, kamusal kaynaklara bağımlı kesimler dezavantajlı hale geliyor. Ekonomik kriz dönemlerinde dar gelirli ailelerin eğitim harcamalarını kısmak zorunda kalması, çocukların eğitim sürecini olumsuz etkiliyor. Bu durum uzun vadede gelir dağılımını daha da bozuyor.

Üniversiteler ve Akademik Özgürlük

Ekonomik baskılar üniversitelerin yapısını da etkiliyor. Proje bazlı fonlama, performans ölçümleri ve piyasa odaklı araştırma politikaları akademik alanı dönüştürüyor. Eleştirel sosyal bilimlerin alanı daralırken, teknik ve uygulamalı alanlara öncelik veriliyor. Bize göre üniversite, yalnızca iş gücü yetiştiren bir kurum değil; toplumsal eleştirinin üretildiği bir kamusal alandır. Bu alanın zayıflaması, demokratik tartışma kültürünü de olumsuz olarak etkiliyor.

Alternatif Ne?

Çözüm, yalnızca ekonomik istikrar paketleriyle sınırlı değil. Kamusal yatırımların artırılması, eğitimde eşitlikçi politikaların güçlendirilmesi ve emeğin korunması temel başlıklar arasında yer almalıdır. Eğitimin piyasalaşmasına karşı kamusal finansman modelinin güçlendirilmesi, mesleki eğitimin nitelikli ve güvenceli istihdamla bağlantılı hale getirilmesi ve genç işsizliğine karşı planlı ekonomik politikaların geliştirilmesi öneriliyor. Aslında daha köklü bir dönüşüm çağrısı da gündeme geliyor: Üretim ilişkilerinin sorgulanması ve ekonomik modelin yeniden tasarlanması. Biz krizi, yalnızca yönetilecek bir sorun değil; dönüştürülecek bir yapı olarak görüyoruz.

Tartışmaya Davet

Türkiye’nin ekonomi ve eğitim alanında yaşadığı krizler, yalnızca teknik uzmanların çözeceği meseleler değil. Bu krizler toplumsal bir tartışma gerektiriyor. Eğitim nasıl bir toplum için veriliyor? Ekonomi kimin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor? Gençlerin geleceği hangi üretim modeline bağlı? Bu sorulara verilecek cevaplar ideolojik tercihler içeriyor. Önerimizde eşitlik ve kamusallık vurgusu öne çıkarırken; piyasa merkezli yaklaşımlar rekabet ve verimlilik kavramlarına yaslanıyor.

Türkiye’nin önünde kritik bir eşik var. Eğitim ile ekonomi arasındaki bağ, yalnızca büyüme oranlarıyla değil; toplumsal adaletle birlikte düşünülmeli. Krizleri geçici dalgalanmalar olarak görmek mi, yoksa yapısal sorunların habercisi olarak değerlendirmek mi gerekiyor? Belki de asıl mesele, bu soruları açıkça tartışabilmek. Çünkü eğitim ve ekonomi, yalnızca teknik alanlar değil; toplumun geleceğini belirleyen siyasal tercihlerdir. Unutmayalım, her toplum kendi tercihini yaşar, hayat bunu bize öğretiyor.

Cesaret hayatın eleştirisidir. Eleştirmek cesaret ister.

Okuma önerisi: Paradigmalar Savaşı ve Beşinci Dalga, Prof. Dr. Hasan Şimşek

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]