Hayâ; sözlükte utanma, çekinme; tövbe ve vazgeçiş anlamlarına gelen hayâ kelimesi, ahlak terimi olarak nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi, kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı gibi değişik şekillerde açıklanmıştır.
Arapça da “kınama, yergi; onur kırıcı tutum ve davranış” manasına gelen ar kelimesi de Türkçe de hayânın eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.
Rahmet Elçisi : “ Hayâ imandandır”, buyurarak müminlerin inançlarının sağlamlığının bu duygudan kaynaklandığını vurgulamıştır. Başka bir hadisinde ise; “ Her dinin bir ahlakı vardır; İslam’ın ahlakı da hayâdır,” ifadesini kullanarak iman edenlere dinimizin hassasiyetini hatırlatmıştır.
Utanma duygusu, insanın fıtratında var olan yaratılışının getirdiği en önemli duygulardan biridir. Gazali’ye göre çocuğa ilk hatırlatılması ve çocukta parlatılması gereken bir haldir. Çünkü akıl hayâ ile ilişkilidir; akıl, zihni aydınlanmayı sağlarken, hayâ ise ahlaki aydınlanmayı sağlar.
Çocuğun mahcubiyet duyması ondaki akli melekenin de gelişmesini destekler. Bebeklik çağında ihtiyaçlarını giderirken edep yerlerinin herkesin yanında açılmaması, büyüdükçe de bu adabın çocuğa yerleştirilmesi ondaki hayâ duygusunu geliştirir.
Yaşı ilerleyip aklı eren genç utanma duygusu oluşmuşsa davranışlarını sergilerken ona göre hareket eder. Kötü ve çirkin durumlara karşı tavır oluşturur, iyi ve güzel olan durumlara yönelir. Aslında utanma duygusuna sahip kişi, ahlaken belli bir olgunluğa eren kişidir.
“ Utanmıyorsan dilediğini yap! Söylemi düşünüldüğünde kötü olan her türlü iş ve davranışın hayâsızlıktan kaynaklandığı aşikârdır. Halk arasında “ar damarı çatlamış”, ibareleri, yaptığı hiçbir şeyden utanıp sıkılmayan, ahlaki değerlerden habersiz kişiler için kullanılır. Bu durum artık son raddedir. Kâinatın yegâne Sahibinden hayâ etmeyen zaten kullarından utanacak değildir.
Dervişler utanma duygusunu, kulun önce Rabbine karşı hissetmesi gerektiğini söylemişlerdir. Yaratana duyulan hayâ, kulun kendine çeki düzen vermesini sağlamaktadır. Her an kendini gören ve yanında olduğuna inandığı Allah inancı, ihsan şuuru sayesinde insan nefsini kötü hallerden uzak tutma gayretinde olur.
Sonrasında Rabbine yaklaşmanın ve muhabbetin verdiği şuurla O’nun sevgisini kaybetmekten korkup utanır. Aynı zamanda insanoğlu, kendi şahsiyeti açısından da “insan olarak bana bu hal yaraşır mı”? Düşüncesi ile de mahcubiyet duymalıdır. En son aşama ise kullara karşı hayâ duygusu ile hareket etmektir.
Zaten iradesini, özünü bu terbiye ile yoğurmuş dünya yolcusu en güzel şekilde bunu gerçekleştirecektir. İmanın bir parçası olan utanma, mümini güzel erdemlerle donatır, bu vesile ile de iffetli ve ahlaklı kişiler çoğalır. Tasavvufi terbiye de bu yüzden medrese ve tekkelerin kapılarına ;
“ Edeple gelen lütufla gider”, yazısı asılmıştır.
Hayâ öyle güzel bir duygudur ki bu yolda olanı edebe götürür. Edep ise insanın eline diline ve nefsine hâkim olmasıdır. Nefsine hâkim olabilen iffet giysisi ile güzelleşir. Bu üç şeyi terbiye edebilen ise Rabbimizin en güzel ikramlarına mazhar olur.
Günümüzün modern dünyasının en çok bozmaya çalıştığı ise fıtratımızdaki en önemli duygu olan hayâdır. Özgür olmanın; dilediğin her şeyi yapmakmış gibi gösterildiği; cesur olmanın ise çıplaklıkmış gibi algı oluşturmak istendiği tuhaf bir dönemin içindeyiz.
Kavramlar kendi manalarından çok ötede adlandırılmış durumda. Utanma duygusu; ezik, çekinik, öz güveni eksik bir hal gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Her dilediğini yeme, her istediğin davranışı sergileme, her istediğin şeyi anında yapma anlayışı; hız ve haz döngüsünde insanı fıtratından uzaklaştırarak nefsinin kölesi olmaya doğru itmektedir.
Öyle ki bebeklik çağından itibaren sere serpe sergilenen bebekler, yaşlarına uygun olmayan kıyafetler içinde kadınsı bir tavırla yetiştirilen çocuklar hep bu tuhaf modanın tesiridir. Gençler ise zirvede olan haz duygularının altında ezilmekte, sosyal medya ya da sanal âlemdeki saçma sapan akımların etkisinde hipnoz olmuş durumdadır.
Yetişkinlere gelince, çağdaş olmanın verdiği müthiş bir rahatlama (!) ile bu olan biteni normalmiş gibi seyredip gençliğinde yaşayamadığı sözüm ona zevkleri evlatlarının serbestçe yapmasını izlemektedir. Böylelikle bir toplumun çöküşü bile isteye oluşmaktadır.
“ Utanmana gerek yok!” anlayışı, kademe kademe insanı, kadın- erkek demeden sarmakta ailede yayılan sıkıntı toplumları alabora etmektedir. Çözüm bellidir; önce kendinden başlayan bir uyanışla hayâ duygumuzu ve edebimizi yeniden inşa etmeliyiz.
Sözün özü; “ Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan
Giy o tâcı emin ol, her beladan.” MEVLANA
Sevda ÇEVİK